12 Haziran 2008 Perşembe

eski çocuk oyunları

ESKİ ÇOCUK OYUNLARI

Yıllar önce şehirlerarası bir otobüs yolculuğunda sormuştum babama. “çocukken ne oyunlar oynardınız ? diye . Öğrenciydim ve üniversiteye kayıt yaptırmak için Ankara’ya gidiyorduk. İstanbul Ankara seferini yapan Mavi Trendeydik ve uzun uzun konuşacak zamanımız vardı. babam çocukluğunun geçtiği bir Anadolu köyünde arkadaşlarıyla oynadığı oyunlardan bahsederken bu oyunların bazılarının günümüzde dünyaca bilinen beyzbol, çim hokeyi gibi spor dallarına benzediğini fark edince epey şaşırmıştım.

Belki yıllar sonra, bu yazıyı yazdığım tarihte (26.11.2007) dünyadaki 15. aynı doldurmuş olan oğlum Anıl Deniz, bir tren yolculuğunda yukarıda babama sorduğum soruyu bana soracak. İşte bu nedenle bu soru karşısında sessiz kalmamak veya hiç bu soruyu duyamama riskine karşılık çocukluğumda arkadaşlarımızla oynadığımız oyunlardan bahsetmek için bu sayfayı düzenlemeye karar verdim.

Çocukluğumun geçtiği İstanbul’un kenar mahallelerinden biridir Gazi Mahallesi. Arkadaşlıkların özellikle mahalle arkadaşlıklarının önemli olduğu zamanlardı. Her mahallenin bir futbol takımı olur, her takımın bir adı olurdu. Her oyuncunun da dünyaca ünlü bir lakabı olurdu. Ardiles Arda, Kempes Kemal, Zico Ziya , Rossi Rıza, Platini Bahattin , Rummenige Remzi, Tardelli Tarık, Eusebio Yusuf ve Dino Zoff Zafer şimdi hatırladıklarımdı. Herkes adına yakışır oynar onun kimliğine bürünürdü adeta. Mahalleler arası maçlar alınır,sıkı turnuvalar yapılırdı. Dostlukla biterdi karşılaşmalar çok nadiren kavga olurdu. Şu an zorladım hafızamı da akla gelecek ciddi bir kavga gelmedi aklıma doğrusu. Hepsini hoş anılarla acımtırak bir hüzünle anıyorum şimdi.

Misketleri olurdu her çocuğun. Rengarenk ışıl ışıl ,pırıl pırıl en zor bulunan renkleri saklardım hep. Onların ayrı bir yeri olurdu benim için. Bazı yerlerde bilye bazı yerlerde camgöz dendiğini duymuştum. Evin çatısında gizli yerlerim olurdu. Kimse bilmezdi benden başka. Her çocuğun böyle gizli yeri vardı mutlaka. Misketlerini ve oyun malzemelerini saklamak için gerekliydi böyle yerler. Cam kavanozlara doldurur kaldırırdım çatıya. En çok oynadığımız oyunlar baş vurmaca, kafa karış, beş çukur şimdi aklıma gelenlerdir. Bu misketler arasında en değer verilen bir misketi olurdu her çocuğun. Kaflik derdik ona. Eldelik diyen arkadaşlar da olurdu. Özel bir yeri ve kişiliği vardı sanki kafliğin. Diğer misketler çatıya kalksada kaflik hep cepte taşınırdı.

Kibrit kutularının geniş yüzeylerini keser biriktiridik. Misketlerden sonra oynadığımız önemli bir oyundur. desen desen, şekil şekil,renk renk olurlardı. Cezbederlerdi bizi adeta. Her çocuk elindeki kibrit kağıdını sırayla yere açar, aynı deseni denk getiren yerdeki tüm kibritleri alırdı.şimdiki pişti gibiydi yani. Torbalarda çatı aralarına kalkardı onlarda, sonraki oyuna kadar.

Birdirbir, istop,mendil kapmaca, köşe kapmaca çelik çomak, sulu balon oynadığımız oyunlardan şimdi aklıma gelenlerdir. Her mahallenin çocuklarının bir buluşma yeri vardı mutlaka. İletişim araçlarının yaygın olmadığı zamanlarda herkes mahalle arkadaşını nerde bulacağını bilirdi. Zamanla davranışsal olarak yerleşen doğal bir randevulaşma sistemi gelişmişti.

Kısaca yukarıda anlatmaya çalıştığım oyunların nasıl oynandığına ilişkin detayları bu sayfada bulacaksınız. Şimdi Anıl Deniz’in oynadığı oyuncaklara bakıyorum da babamdan Anıl Deniz’ e kadar oyun ve oyuncağın ne evreler geçirdiğini daha iyi görebiliyorum.

uçurtma uçurmak

UÇURTMA UÇURMAK

Güzel uçurtmalarımız olurdu ben çocukken. Kendi ellerimizle özene bezene yapardık. İçimizden geldiği gibi süsler, rengarenk kaplardık. En güzeli olsun diye herkes birbiriyle yarışırdı. Gökyüzüne salardık heyecanla. En uzağa gitmeli ve en yükseğe çıkmalıydı. Her çocuk bunun için yarışırdı birbiriyle. Gökyüzündeki gözümüzdü sanki uçurtmalarımız. Rüzgarda dalgalanan kuyrukları saçlarımız, gövdesi gövdemizdi sanki. Yeryüzünü izlerdik büyük bir keyifle. Geniş kanatlarıyla ağır ağır süzülen gururlu birer kartaldılar sanki. Uçurtma yükseldikçe öyle ağırlaşır öyle ağırlaşırdı ki elimizle sıkı sıkı tuttuğumuz ip, havalanıp gökyüzüne gidecekmiş gibi olurduk.

Uçurtmanın ipini bir iki kulaç elimizde toplar, aniden salıverirdik. Bu hareketle uçurtmamız baş selamı vermiş gibi olurdu. Küçük dünyamızdan koca gezegene ilettiğimiz çocukça bir mesajdı adeta. Kolay iş değildi uçurtma yapmak. En önemlisi kuyruk uzunluğunu gövdeye göre ayarlamak ve denge ölçüsünü almaktı. İyi bir denge ayarı olmayan uçurtma diğerlerinin arasında hemen göze çarpardı gökyüzünde. Yanındakiler kendinden emin dolaşırken gökyüzünde, dengesi ayarlanmamış olan uçurtma oradan oraya savrulur rüzgarda, sonrada boşlukta yitip giderdi. Çok koşmuşumdur arkasından uçurtmalarımın,boşlukta yitip giderlerken.

Bazen yarışırdık arkadaşlarımızla. Uçurtmalarımızın kuyruğuna jiletler bağlardık. Gökyüzünde diğer uçurtmaların ipini, jiletli kuyrukları sürtüp kopartmaya çalışırdık. İpi kopan uçurtma rüzgara kapılıp, çok uzaklara sürüklenirdi. Sonunda uçurtması sağlam kalan kazanır, bizimle alay edercesine uçurtmasını gökyüzünde yüzdürmeye devam ederdi. Bu yarış sırasında birbirine dolanıp, büyük bir hızla yere doğru çakılan uçurtmalar da olurdu. Birbirlene sarılı dans eder gibi süzüle süzüle inerlerdi yere. Çıtaları parçalanırdı çoğunun. Ardından ağlayıp evine dönen arkadaşlarımız olurdu.

Çin’de en az 1000 yıllık bir geçmişi olan ve adına festivaller düzenlenen çok güzel bir çocukluk oyunudur uçurtma. Çocuktaki yaratıcılığı ve geniş ufukları ortaya çıkarır. Şimdi evimin penceresinden dışarıya baktığımda bırakın uçurtma görmeyi gökyüzünü bile görmekte zorlanıyorum doğrusu.
Kim bilir yıllar önce ellerimin arasından kayıp, boşlukta yitip giden uçurtmamın biri rengarenk kuyruğu ile geri döner belki , sımsıcak düşlerimin arasına.