9 Haziran 2008 Pazartesi

unicef hakkında

UNICEF KISALTMASININ AÇILIMI NEDİR?
The United Nations Children’s Fund

1946-1953 arasında ‘Birleşmiş Milletler Uluslararası Çocuklara Acil Yardım Fonu' nun kısaltması olarak ortaya çıktı.

unicef'in açılımı 1953'ten günümüze ‘Birleşmiş Milletler Çocuk Fonu' olarak gelmektedir.

1946 yılında kurulan UNICEF'in ilk adı Birleşmiş Milletler Uluslararası Çocuklara Acil Yardım Fonu'ydu. İkinci Dünya Savaşı sonrası 13 Avrupa ülkesindeki çocuklara yardım etmek amacıyla, kısa bir süre için kurulmuştu. Başlangıçta BM'in tam teşekküllü bir kolu olması düşünülmemişti, bu yüzden de UNICEF'in tek geliri hükümetlerin bağışlarıydı.

UNICEF, Birleşmiş Milletler tarafından İkinci Dünya Savaşı sonrasında, 11 Aralık 1946'da önce Avrupa, daha sonraki yıllarda ise Ortadoğu ve Çin'deki çocukların acil ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla kurulmuştur.

1950'de örgütün görev alanı genişletilerek, dünyanın gelişmekte olan ülkelerindeki çocuk ve kadınların ihtiyaçlarını karşılamak için çalışmasına karar verildi.

UNICEF 1953'te Birleşmiş Milletler sisteminin kalıcı bir parçası haline getirilerek adı BM Çocuk Fonu şeklinde kısaltıldı, ama başlangıçtaki kısaltma değiştirilmedi.

UNICEF NE YAPAR?
BM Çocuk Fonu sadece çocuklar ve onların ihtiyaçları için çalışan tek dünya örgütüdür. Halen 158 ülke ve bölgede yerli halklar ve hükümetlerle birlikte her çocuğun yeteneklerinin en üst seviyede gelişmesi için sağlık, eğitim ve koruma alanlarında uzun vadeli programlar yürütmekte ve acil durumlarda yardım çalışmaları yapmaktadır.


UNICEF NERELERDE ÇALIŞIR VE MERKEZİ NERDEDİR?
Günümüzde UNICEF 158 ülke ve bölgede programlar yürütmektedir. Örgütteki 5594 görevlinin yüzde 86'sı bilfiil programların uygulandığı yerlerde çalışmaktadır. UNICEF'in 8 bölge ofisi, 125 ülke ofisi, Floransa'da bir araştırma merkezi, Kopenhag'da depoları, Tokyo ve Brüksel'de yönetim ofisleri vardır. 37 ülkede UNICEF için gelir toplayan ve örgüt ile çalışma yaptığı konuları tanıtan milli komiteler bulunur. UNICEF'in merkezi New York'ta, Avrupa merkezi ise Cenevre'dedir.

UNICEF'İN ÖNCELİKLİ ÇALIŞMA ALANLARI NELERDİR?
UNICEF kaynaklarını 2000-2005 dönemi için belirlediği beş öncelikli alanda çocukların yaşantısını kalıcı bir şekilde iyileştirmek ve aynı zamanda da afet, felaket ve savaş durumlarında çocuklara hemen yardım götürebilmek amacına yönelik olarak kullanacaktır.



Bu beş öncelikli alan şunlardır:

Erken Çocukluk Gelişimi : Her çocuğun beslenme, temiz su, temiz çevre ve korunma ihtiyaçlarının karşılanması,

Kız Çocuklarının Eğitimi : Dünyadaki her çocuğun, özellikle de kız çocuklarının kaliteli bir ilkokul eğitimi alması,

Bağışıklama ve Daha Fazlası : Bütün çocukların önlenebilir ölüm ve sakatlıklardan korunması,

HIV/AIDS : HIV virüsü ile AIDS hastalığının yayılmasının önlenmesi ve hastalıktan etkilenmiş çocuklarla gençlerin gerekli bakımı görmelerinin sağlanması,

Çocukların Korunması : Çocukların şiddet, sömürü, taciz ve ayrımcılıktan uzak güvenli bir yaşam sürebilmeleri için her çocuğun korunmasının sağlanması.



UNICEF Türkiye Temsilciliği ile İrtibata Geçme
Birlik Mahallesi,
2. Cadde, No. 11,
06610 Çankaya,
Ankara,
Turkey

Telefon: +90 (0) 312 454 1000
Faks: +90 (0) 312 496 1461
Email: UNICEF Türkiye Temsilciliği
UNICEF Türkiye Temsilciliği




20 Kasım çocuk hakları günü

20 Kasım Çocuk Hakları Günü; çocuklara ve büyüklere haklarını hatırlatmak içindir. Aşağıda 13 Aralık 1996 yılından 1 Ocak 2007 yılına kadar Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliği yapan Kofi Atta Annan 'ın bir konuşmasını veriyoruz.

" Herhangi bir ailede, bir çocuğun diğerinden daha fazla dikkat gerektirdiği durumlar mutlaka olacaktır.

Bu çocuğun gereksinimlerine yanıt verilmesi, diğer çocukların daha az sevildikleri anlamına gelmez.

Olup biten, belirli bir anda, belirli bir çocuğun gereksinimlerinin daha öncelikli, daha kritik özellikler taşımasıdır. Her ana-baba bunun doğru olduğunu bilir ve her çocuk belirli belirsiz de olsa bu durumun farkına varır.

Aile için geçerli olan, uluslararası topluluklar için de geçerlidir. Dünyadaki her kız ve erkek çocuğun, eğitim hakkından yararlanabilmesi için bizim elimizden gelen her şeyi yapmamızı bekleme hakkı vardır. Ne var ki, birçok ülke söz konusu olduğunda, iş eğitime geldiğinde kız çocuklar en dezavantajlı konumdadırlar.

Bu yılın Dünya Çocuklarının Durumu’nda da belirtildiği gibi, milyonlarca kız çocuk hiç okula gitmemiştir, bundan daha fazla kız çocuk eğitimini tamamlamamıştır ve sayısız kız çocuk da hakları olan kaliteli eğitimi alamamıştır. Bu durumdaki milyonlarca kız çocuk toplumlarımızın kıyısına köşesine itilmektedir; yaşamları olması gerekenden daha sağlıksız, becerileri daha az, yaşamlarında pek az seçenek bulunan ve geleceğe ilişkin umutları hayli zayıf çocuklardır bunlar. Büyüyüp kadınlık dönemine geldiklerinde, içinde bulundukları toplumların siyasal, sosyal ve ekonomik kalkınma çabalarına katılma açısından hazırlıksız durumdadırlar. Bu durumdaki kadınların ve elbette çocuklarının karşılaştıkları yoksulluk, HIV/AIDS, cinsel sömürü, şiddet ve istismar riskleri de daha yüksektir.

Oysa, bir kız çocuğu eğitmek, ailenin bütününü eğitmek demektir. Bir kez daha burada da, aileler için geçerli olan toplumlar için ve tabii ki ülkeler için de geçerlidir. Bugüne dek yapılan pek çok araştırma, kalkınma için kız çocukların eğitiminden daha etkili başka bir araç olmadığını göstermiştir. Başka hiçbir politikanın, ekonomik üretkenliği artırma, bebek ve anne ölümlerini azaltma, beslenme düzeyini geliştirme ve HIV/AIDS’in yaygınlaşmasını önleme dahil sağlık koşullarını iyileştirme gücü eğitiminki kadar fazla değildir. Gene başka hiçbir politika, bir sonraki kuşağın eğitim şansını bu ölçüde artıramaz.

21. yüzyılda daha iyi bir dünya için dünya ülkelerinin üzerinde anlaşmaya vardıkları Binyıl Kalkınma Hedeflerinden (BKH) ikisi, kız ve erkek çocukların eğitimi üzerinde odaklanmıştır. Bunlar salt birtakım hedeflerden ibaret değildir; bu hedeflere ulaşmada ne kadar başarılı olduğumuz, diğer bütün hedeflere ulaşabilme yeteneğimiz açısından yaşamsal önem taşımaktadır. Uluslararası ailemiz, ancak bu hedefleri yaşama geçirerek daha güçlü, daha sağlıklı, daha eşitlikçi ve daha müreffeh olabilir. "

Kofi A Annan
Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri



HAKKIM VAR!
18 yaşına kadar çocuk kalmaya
Rengim, ırkım, cinsiyetim ne olursa olsun herkesle eşit olmaya
Fikirlerimi rahatça söylemeye
Çalıştırılmamaya
Hayatıma saygı gösterilmesine
İyi eğitim almaya
Spor yapmaya
Sanat ve kültürle zenginleşmeye
Sağlıklı bir yaşama
ve...
OYNAMAYA!!!
ÇÜNKÜ BEN ÇOCUĞUM

çocuk hakları sözleşmesi

ÇOCUK HAKLARI SÖZLEŞMESİ


1959 yılında Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yasası ile bağlantılı olarak bir Çocuk Hakları Bildirgesi yayınlanır. Çocuk haklarını güvence altına alan bildirinin 7. maddesi şöyle söylemektedir: "Çocuğa eğitimde olduğu gibi, oyun oynamada da tam fırsat tanınmalıdır; toplum ve kamusal otorite bu hakkı yerine getirmeye çalışmalıdır."

UNICEF Kaynaklarından Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin Kısaltılarak Alınan ve Çocukların Diliyle İfade Edilen Özetini aşağıda bulabilirisniz.

Madde 1: Ben çocuğum. On sekiz yaşına kadar bir çocuk olarak vazgeçilmez haklara sahibim.

Madde 2: Bu sözleşmedeki haklar bütün çocuklar içindir; beyaz çocuk, kara çocuk, kız çocuk, erkek çocuk fark etmez. Doğduğumuz yer, konuştuğumuz dil de fark etmez. Büyüklerimizin inançlarının, görüşlerinin farklı olması yüzünden çocuklara ayrım yapılmaz. Bu haklara sahip olmak için çocuk olmak yeterlidir.

Madde 3: Büyükler, çocuklarla ilgili bütün yasalarda, bütün girişimlerde önce çocukların yararlarını düşünürler. Büyüklerimiz bu ödevlerini yapamıyorsa devlet çocuklara bakar ve korur.

Madde 4: Haklarımızın uygulanması için gereken her türlü çaba gösterilir. Haklarımdan yararlanmam bütün devletlerin güvencesi altındadır.

Madde 5: Bizi büyüten, yol gösteren büyüklere bizi daha iyi yetiştirsinler diye yardım edilir.

Madde 6: Çocukların yaşamını korumak herkesin ilk görevidir.Yaşamak her çocuğun en temel hakkıdır.

Madde 7: Her çocuğa doğduğunda bir isim konur. Devlet bu ismi kaydeder. Çocuğa kimlik verir. Artık çocuk o devletin vatandaşı olur.

Madde 8: Konan ismim, kazandığım vatandaşlık hakkım ve aile bağlarım korunur. Bunları değiştirmek için baskı uygulanmaz. Bunlar benden alınırsa bütün devletler ona karşı çıkar.

Madde 9: Çocuğu ailesinden kimse koparıp alamaz. Ama bazen de anne baba çocuğa bakamaz durumda olabilir. Çocuk bu durumdan zarar görebilir. Çocuk zarar görmesin diye çocuğa başka bir bakım sağlanır.Bu bakım sırasında çocuk anne babasıyla düzenli görüşebilir.

Madde 10: Ayrı ülkelerde yaşayan anne baba ve çocukların birlikte yaşamaları için her türlü kolaylık gösterilir.

Madde 11: Çocuklar anne babalarının birlikte izni ve haberi olmadan başka ülkelere götürülmezler, oralarda bırakılmazlar. Bunu yapanlara karşı mücadele edilir.

Madde 12: Beni ilgilendiren konularda benim de görüşlerim alınır. Büyükler beni dinlerler. Düşüncemi öğrenmeye özen gösterirler. Çok küçüksem bir büyük de benim adıma konuşabilir.

Madde 13: İsteklerimi ve düşüncelerimi seçtiğim bir yolla açıklayabilirim, resmini çizebilirim ya da yazabilirim. Ama bazı konularda başka kişiler ve toplum zarar görecekse o konudaki kurallara da uymam gerekir.

Madde 14: Biz çocukların düşüncelerini geliştirmeleri ve istedikleri dini seçmeleri hakkına saygı gösterilir. Bu konuda bizi yetiştirmekle yükümlü olan büyüklerimizin de bize yol gösterme hakları ve görevleri vardır. Onlara da saygı gösterilir.

Madde 15: Arkadaşlarımla barış içinde toplanabilirim. Dernekler kurabilirim. Kurulu derneklere üye olabilirim.

Madde 16: Çocuklar onurlu ve saygın birer insandır. Hiç kimse onların onurlarını kıramaz, onları küçük düşüremez, yaşadığı konut ve kurumdaki özel yaşantısına karışamaz. Bu haklarımız yasalarla korunur.

Madde 17: Kitle iletişim araçları önemlidir, her türlü iletişim aracını kullanarak kendim için bilgi alabilirim.

Madde 18: Yetiştirilmemizden en başta anne babamız ya da onların görevini üstlenmiş büyüklerimiz sorumludur. Onların bu görevlerini en iyi biçimde yapabilmeleri için her türlü kolaylık sağlanır, gerekiyorsa yardım edilir.

Madde 19: Yetişmemizden sorumlu olanlar bu haklarını çocuklara zarar verecek şekilde kullanmazlar. Çocukların bu tür zararlara uğramaması için her türlü önlemi almak devletin görevidir.

Madde 20: Çocuklar ailelerinden yoksun kalabilirler. Bazı aile ortamları ise çocuklar için yararlı olmayabilir. İşte o zaman çocukların devletten özel koruma ve yardım alma hakları vardır. Devlet bu görevini çocuk için uygun aile bularak ya da onlara bakacak kuruluşlara yerleştirerek yapar.

Madde 21: Anne babasıyla olamayacak çocukların aile yoksunluğu çekmemesi için onlara iyi aileler bulunur. Bunun için çok dikkatli bir araştırma yapılır.

Madde 22: Çocuklar başka ülkeye gitmek zorunda kalırlarsa o ülke de çocukları korur. Birbirinden ayrı kalan anne ve baba birleştirilmeye çalışılır.

Madde 23: Özürlü çocuklar özel olarak korunurlar. Kendilerine yeten saygın birer insan olmaları sağlanır. Devlet onların bakımları, eğitimleri ve iş sahibi olmaları için gerekli kurumları oluşturur. Ailelerine her türlü yardımı yapar.

Madde 24: Sağlığım ve hastalıklardan korunmam, devletin ve toplumun güvencesi altındadır. Bunun için beslenmeme, aşılarımın yapılmasına, çevrenin temizliğine dikkat edilir. Hastalanırsam tedavi edilirim.

Madde 25: Kreşler, çocuk yuvaları, yurtlar, okullar, çocuk hastaneleri çocukların haklarına uygun olarak, çocuklara daha iyi bakmak için yeniden düzenlenirler.

Madde 26: Bütün çocukların sağlıkları, eğitim hakları, beslenme ve bakımları güvence altına alınır.

Madde 27: Bana bakmakla yükümlü olanlara bana daha iyi bir yaşam sağlamaları için gerekirse giyim, barınma ve beslenme konularında yardım edilir, destek olunur.

Madde 28: Eğitimimi eksiksiz yapabilmem için desteklenir ve korunurum. İlköğretim herkes için parasızdır, kız olsun erkek olsun her çocuk için zorunludur.

Madde 29: Devlet, benim tüm insanlar arasında dostluk ruhuyla, özgür bir toplumda, sorumluluk üstlenecek şekilde yaşamamı sağlar.

Madde 30: Azınlık grubun çocuklarına da herhangi bir ayrım yapılmaz, devlet azınlık gruplardan gelen çocukların haklarını da korur.

Madde 31: Boş zamanlarımı değerlendirmem, oynamam, eğlenmem için çocuk bahçeleri, çocuk kulüpleri, kitaplıklar, spor okulları açılır. Her çocuk böyle faaliyetlere özendirilir. Bunlardan yararlanmak hepimizin hakkıdır.

Madde 32: Ben çocuğum. Büyükler gibi bir işte çalışamam. Ben okula gider ve oynarım. Eğer çalışmak zorunda kalırsam yapacağım iş eğitimime engel olmamalı, sağlığımı bozmamalı, bende zararlı alışkanlıklar yaratmamalıdır.

Madde 33: Çocuklar zararlı maddelere karşı korunurlar. Bunları üretenler ve çocuklara verenlere cezalandırılırlar.

Madde 34: Bedenim bana aittir. Beni bedensel ve ruhsal yönden örseleyecek hiçbir yaklaşıma izin verilmez.

Madde 35: Çocukları kaçırıp kötü kişilere satan, onları uygunsuz şekilde çalıştırmak isteyenlerle tüm devletler mücadele ederler. Çocukları korurlar.

Madde 36: Büyükler kendi çıkarları için çocukları kullanamazlar.

Madde 37: Hiçbir çocuk insanlık dışı yöntemlerle ya da aşağılanarak cezalandırılamaz. Çocuklar suç işlemişse uygulanacak cezalar yaşına uygun gelişmelerini engellemeyecek şekilde ve eğitsel olmalıdır.

Madde 38: İnsanların birbirlerini öldürmesi kötüdür. Savaş insanların birbirlerini öldürmesidir. Çocuklar savaştan korunmalıdır. On beş yaşından küçük hiçbir çocuk askere alınmaz.

Madde 39: Eğer çocuklar çeşitli nedenlerle zarar görmüşlerse bedensel ve ruhsal sağlıklarına yeniden kavuşmaları için tüm önlemler alınır. Yeniden topluma kazandırılırlar.

Madde 40: Çocuklar suçun ne olduğunu bilmezler. Bilerek ve isteyerek kimseye zarar vermezler. Suç işleyen çocukların yeniden topluma kazandırılması için özel yasalar çıkarılır, özel kuruluşlar oluşturulur.

Madde 41: Eğer bir ülkenin yasaları bu çocuk hakları sözleşmesine uygunsa değiştirilmez. Değilse değiştirilir.

Madde 42: Çocukların haklarına ilişkin tüm bu ilkeleri hem çocuklar hem de büyükler öğrenmeli ve öğretmelidir.

kızılderili hikayesi

KIZILDERİLİ HİKAYESİ

Arkamda yürüme, ben öncün olmayabilirim. Önümde yürüme,
takipçin olmayabilirim. Yanımda yürü, böylece ikimiz eşit oluruz.

(Ute Kabilesi )



BÖLÜM 1


Yazları her sabah güneş Salinas Irmağı’nın doğusundaki çıplak tepelerinin üzerinden kendini göstermeye başladığında,ırmağın kuzey ucuna kadar sular sapsarı olurdu.

Bu durum suların akışıyla birlikte meydana gelen hareketlerle adeta renklerin dansını çağrıştırırdı.

Irmağın iki kıyısı da düzensiz bir şekilde baştan başa bazen ağaçlarla,bazen düz çayırlıklarla bazen de irili ufaklı kayalıklarla kaplıydı. Daha kuzeye gidildiğinde ara ara steplere de rastlanıyordu.

Salinas’ın güney kıyısında Comancheler’in,kuzey kıyısında ise Apacheler’in

kampı bulunmaktaydı. Bu iki Kızılderili kabilesi çok uzun yıllar bu bölgede birbirlerine zarar vermeden yaşıyorlardı. Onları ayıran sadece Salinas Irmağı’nın berrak suyuydu. Apacheler’in avcılık özellikleri daha gelişkindi. Komancheler ise daha çok bitkiler konusunda gelişkindi. Ancak gerektiğinde avlanmaktan sakınmazlardı. İhtiyaçları olmadıkça avlanmazlardı. Avlanırken en zayıf olanı seçerlerdi. Sağlam olanların neslini devam ettirmesi onların doğadaki diğer canlılara olan saygısından ileri gelirdi. Doğayla iç içe yaşarlardı. İnsanların doğadan uzaklaştıkça kalplerinin katılaştığına inanırlardı.




Bundan sonra anlatılacak olan hikaye Apache Kabilesinden Yorgun Bizon’un oğlu Koca Göbek’in hikayesidir. Hikayeyi Koca Göbek’in kendi anlatımıyla aktarıyoruz:

Salinas Irmağı, kış gelip buz tutana kadar yazları her sabah Pençe adlı atımla kıyıya gelir öğlene kadar yüzerdim.İnce ve uzun boylu olmama rağmen arkadaşlarım beni Koca Göbek diye çağırırlardı. Bu bölgedeki bütün Kızılderililer arasında Koca Göbek dendiğinde ben akla gelirdim. Ceylan derisinden giysilerim vardı. Apacheler’de her erkek çocuğu belli bir yaşa geldiğinde avladığı ilk ceylanın derisiyle kendisine giysiler yapılırdı. Bu onun ilk sınavını geçtiği anlamına gelirdi. Eğer avlanmayı başaramamışsa, başarana kadar üzerine sert bizon derisi geçirmek zorundaydı. Bu bir Kızılderili için utanç demekti, çünkü bizon derisi sadece çadır yapımında kullanılırdı.

Saçlarım uzun iki yana örgülü ve her iki örgünün ucunda da kabilemizin simgesi olan beyaz başlı kartal tüyü takılıydı. Kartalın gözleri kadar keskin gözlerimiz, pençesi gibi güçlü ayaklarımız ve avcı bir ruhumuz vardı.

Yine bir sabah yüzmek için Salinas’ın kuzey kıyısındaki kızıl kayalıklara geldiğimde, karşı kıyıda ırmaktan su dolduran birini görmüştüm.Comancheler’den olduğu kesindi. Giysilerinin üzerindeki renkler onu ele vermişti. Yüksek bir kayanın üzerine uzanıp, onu seyretmeye başladım. Henüz beni farketmemişti. Onun dikkatini çekmemek için oldukça sessiz hareket ediyordum.

Bu üzerinde rengarenk boncuklar salınan,alnı kırmızı kök boyası ile boyalı bir Comanche kızıydı. Yanılmamıştım. Zihnimi bir merak duygusu, bedenimi ise garip bir heyecan duygusu sarmıştı.

Kızılderililere özgü kavruk bir teni vardı. Boynu rengarenk boncuklarla sarılıydı. Geyik derisinden yapılmış giysileri üzerinde renkli kuş tüyleri uzaktan da olsa seçilebiliyordu. Siyah saçları iki yana örgülü ve incecik beline kadar uzanıyordu.Her iki örgüde de Comancheler’in simgesi olan atmaca tüyü asılıydı.Güneşin ışıklarıyla tüyler alaca bir renk alıyordu. Eteği ince ve kısa saçaklarla ,saçakların ucu ise parlak ve mavi boncuklarla kaplıydı. Elindeki kovaya su doldururken yapmış olduğu her harekette saçaklar salınıyor ve boncuklar birbirine çarparak ritmik bir ses çıkarıyordu.


Yüzü daracık ve yanakları küçüktü. İncecik beli Salinas ırmağı gibi kıvrılıyordu. Uzun bir süre kımıldamadan kayalığın üzerinde onu seyrettim. Suyunu doldurup gittiğinde halen kayalığın üzerinde duruyordum. Dalıp gitmişim. Birazdan uyandığımda güneş tepede bir tepsi gibi asılıydı. İlk defa o gün nehrin berrak ve ılık suyunda yüzmeden çadırıma geri döndüm. Akşam olup güneş ırmağın suları arasında kaybolurken, boynumda asılı kartal tırnağını avucumun içinde sıkarak Trinanka’nın duasını ettim. Bana uğur getireceğine inanıyordum. Sonraki günler her sabah güneş tepeden belirmeye başladığnda yine onu görürüm diye aynı kayalığın üzerinde bekledim. Fakat,yaz boyunca bir daha onu göremedim.

Aylar sonra kış bastırıp Salinas Irmağı donunca Comancheler’in bulunduğu karşı kıyıya geçmek zorunda kaldım. Apacheler’le Comancheler zorunlu olmadıkça birbirlerinin bölgelerine girmezlerdi. Aradan geçen uzun zaman sonra nehirden karşıya geçip,Comancheler’den vitrana kökü almaya geldiğimde onu ikinci kez görmüştüm. Vitrana kökü lapa oluncaya kadar kaynatılıp,suyu sıkıldıktan sonra soğuktan oluşan yaraların üzerine bastırıldığında onarıcı etkisi olan bir bitkiydi. Bizlerin, yani Apacheler’in reisi Yüzen Boğa için almaya gelmiştim.

Yazın toplanıp, kurutulmuş bitkileri derilerin içine tıkan iki Comanche kadının arasında durmuş, doldurulmuş derilerin ağzını bağlıyordu. Onunla konuşmak için çok az zamanım olduğunu biliyordum. Bitkiyi almak için yanlarına yaklaştığımda beni fark etmişlerdi. Yavaş adımlarla yanına yaklaşıp vitrana kökü istediğimi söyledim. Tedirgin ama gülen gözlerle beni süzdüğünü fark ettim. Bir keseye doldurulmuş bitki kökünü bana verirken göz göze geldik. Karşılığında yanımda getirdiğim donmuş bizon etini uzatırken adını sordum. “ Minik Yanak” diye cevap verdi. Sessizce hiçbirşey söylemeden çok kısa bir an öylece kalakaldım.Yavaşça bitkiyi aldım ve istemeden de olsa çadırın çıkışına doğru yöneldim. Çadırın içinde ruhumu bırakmış bedenimi dışarı atmıştım sanki. Salinas’ın kuzeyine, kampımıza dönmek için atıma binerken, uzakta,çok uzakta beyaz örtüyle kaplı ormanın derinliklerinden gelen uğultu yüreğimden gelen sesin yankılanmasıydı adeta.

Sonradan öğrendim Minik Yanak Comancheler’in reisi Uçan At’ın kızıymış…..





BÖLÜM 2


Yazın ve ilkbaharda çok hareketli olan Salinas Irmağı’nın kıyıları kış yaklaştıkça yavaş yavaş durgunlaşırdı. Irmak kenarına su içmeye gelen benekli ceylanlar,dağ keçileri,kocaman boynuzlarıyla etrafı gururla süzen geyik sürüleri, bütün yaz alabalık peşinde koşan kara ayılar,uzun uzun koşuşturmalar sonucunda soluğu ırmak kenarında alan bufalo sürüleri ,çakallar,tüm sürüngenler ve rengarenk tüyleriyle durmadan ötüşen ırmak kuşları artık görünmez olurdu. Hayvanların bir kısmı daha sıcak olan güney bölgelerine akın eder, bir kısmı da uzun süreli kış uykusuna yatardı.

Biz Kızılderililer için hayvanlar insanın ruhu gibidir. “Hayvanlar olmadan insanlar nedir ki? Eğer bütün hayvanlar kaybolup giderse insanoğlu büyük bir ruh yalnızlığı içinde ölecektir. Hayvanlara ne olduysa insanlara da aynısı olur. Her şey birbirine bağlıdır. Yerkürenin başına gelen, yerkürenin çocuklarının da başına gelecektir.” Biz buna inanırız…

Salinas’ın doğusundaki çıplak ve gri tepelerin zirvesinden aşağıya Salinas’a baktığınızda vadi boyunca batıya doğru kıvrıla kıvrıla uzanan bu ırmak kışın buz kestiğinden hareketsizleşir, adeta beyaz örtü tarafından iki kıyısı da esir alınmış gibi olurdu. Bu durum beyaz adamın yakaladığı kızıl derilileri sırtüstü toprağa uzatıp, kollarını iki yana açarak hem ellerinden hem de ayaklarından kazıklara bağlamasına benzerdi. Bir tür esaretti yani. Ancak ilkbaharla birlikte güneş yine çıplak tepelerden yüzünü göstermeye başladığında her şey değişir, bu durgunluk bir son bulurdu.

Kış kendini iyice hissettirmeye başlayınca Salinas Irmağı ve çevresi diz boyunca karla kaplanmıştı. Son beş gündür aralıksız ve ince ince yağan kar rüzgarın da etkisiyle koşulları gittikçe zorlaştırmıştı. Rüzgarla birlikte yamaçlardaki ağaçlık alanlardan başlayan uğultu vadi boyunca devam eder, çadırlarımızı yalayarak güneye Comancheler’in kampına kadar ulaşırdı. Bu uğultu sanki alaycı bir biçimde bize meydan okur, elimizi yüzümüzü vahşi bir ayı gibi çizer giderdi.

Apacheler olarak iki günde bir güneye gidip, avlanıyorduk. Avcı grupları üç kişiden oluşuyordu ve dört grup vardı. Ben ikinci gruptaydım. Bu sabah ava gitme sırası bizdeydi. Arkadaşlarım konuşan Ayı ve Kırık Yay ile birlikte sabah erkenden hazırlıklara başladık. Ava erkenden gitmek gerekiyordu. Bufalolar sabahın erken zamanında daha hareketsiz olurlardı. Ancak öğlene doğru biraz ısındıktan sonra daha hareketli oluyorlardı. Bu nedenle onları yakalamak zorlaşıyordu.

Ava gittiğimiz her gün benim için Minik Yanak’ı görme umudu oluyordu. Çünkü Comancheler’in kampından geçip daha güneyde avlanıyorduk. Minik Yanak ava gittiğim günlerde Comancheleri güneye bağlayan yol kıyısındaki küçük tepenin yamacındaki atlar için yapılmış korunakta beni beklerdi.

Bu sabahta erkenden atlarımız hazırlayıp, derilerle sıkıca sarıldıktan sonra oklarımızı da alıp Konuşan Ayı ve Kırık Yay ile yola çıktık. Kampın önündeki seyrek ağaçlıktan çıkıp, düz alan boyunca atlarımızla ikiyüz at boyu kadar ilerledikten sonra buz tutmuş Salinas Irmağını geçtik. Irmağı geçerken yavaşça ilerliyorduk. Beyaz örtünün her an kırılma olasılığı vardı.

Konuşan Ayı kocaman kafası, şiş yanakları, kısa ve kalın gövdesi ile uzaktan balkıdığına gerçekten kara bir ayıyı andırıyordu. Ama usta bir avcıydı. Kırık Yay ise ilk ceylan avında yayının ipini fazla gerdiğinden yay ortadan ikiye bölündüğü için bu ismi almıştı. Hızlı koşardı. Bu onun en önemli özelliğiydi.

Comanche Moon Painting



Salinas Irmağı’ndan karşıya geçtikten sonra düz ve dik bir yolu tırmanıp, tepenin arka tarafında bulunan Comancheler’in kampına ulaşırdık. Hiçbir zaman kampın içine girmez, yanından uzanan ve bizi av bölgesine bağlayan yolu takip ederdik. Böylelikle karla fazla boğuşmadan ve Comancheler’i fazla rahatsız etmeden ilerleyebiliyorduk. Atlarımız beyaz örtüde ilerleyebilmek için için yeterince güçlüydü. Atım Pençe beyaz örtü kadar beyaz, yelesindeki ve kuyruğundaki tüyler ise siyahtı. Ayaklarında ve kafasında da birkaç siyah leke bulunuyordu.

Sabah, gün daha yeni ışıldamaya başladığında yol kıyısındaki at korunağına gelmiştik. Gözlerim Minik Yanağı arıyordu. Kırmızı ile boyalı alnını, iki yanda örgülü saçlarını ve uzaktan ışıltısı fark edilen gözlerini görür görmez atımdan iner yavaş adımlarla yanına yaklaşırdım. Bu üçüncü görüşmemiz olmasına rağmen fazla konuşamıyorduk. Uzun süre iki elini de tutup, gözlerine bakar, örgülü saçlarını okşar ve dönüp atıma binerdim. “ İnsanın gözleri öyle kelimelerle konuşur ki dil onları anlatmakta yetersiz kalır” derdi yüce ruh.

Bu görüşmemizde Minik Yanak’a bileğine takması için yılan derisinden yaptığım ve üzerini üç kırmızı çizgi ile çizdiğim bir bileklik armağan ettim. Üç kırmızı çizgi sevginin,dürüstlüğün ve bağlılığın ateşini simgeliyordu.

Bir kez daha dönüp Minik Yanak’a baktıktan sonra bufalo sürülerinin olduğu yöne doğru Konuşan Ayı ve Kırık Yay’la birlikte yola koyulduk.Yüzlerimizde savaş boyaları vardı.Çünkü bu doğa ile yaptığımız bir savaştı. Siyah keskin gözleri,sarı hızı, yeşil ise gücü simgeliyordu. Doğa güçlüydü…”Düşmanımı cesur ve kuvvetli yap! Eğer onu yenersem utanç duymayayım.” diye düşünürdü atalarımız.
Bu av yolculukları beni minik yanağa götüren sevgi yolculuklarına dönüşmüştü. Her seferinde daha büyük bufalo avlamak istiyordum. Avladığım her bufalonun büyüklüğü sevgimi de gittikçe büyütüyordu. Yakaladığımız bufaloları kızağa sıkıca bağlayıp, atlarımızla sürükleyerek Apache kampına kadar taşırdık. Ben bufaloları değil sanki Minik Yanağın sıcaklığını taşırdım kamp çadırıma. Bu durum bütün kış boyunca böylece sürüp gitti.

Kabilelerimizi birbirinden ayıran ve yaz sabahları ılık ve berrak suyunda yüzmek için gittiğim Salinas Irmağı şimdi buz tutan suyuyla beni minik yanağa bağlıyordu….


"Bu hikaye bu site kaynak gösterilse dahi başka bir yerde yayınlanamaz. "