6 Eylül 2008 Cumartesi

kaplumbağa taşıma oyunu





Oyun nasıl oynanır: Yön tuşları kullanılarak oynanır. Amacınız kaplumbağayı nehrin karşısındaki hayvanların üzerine getirmek. Nehrin içinde yüzen ağaçların ve balıkların üzerine çıkarak ve sıçrayarak ilerleyebilirsiniz. Nehrin karşısındaki tüm hayvanlara ulaştığınızda yeni bölüme geçersiniz. Deniz analarına dikkat. Başarılar.




14 Ağustos 2008 Perşembe

göz yanılmaları

Aşağıda bakıldığında hareketliymiş gibi görülen resimler yer almaktadır. Aslında her şey göz yanılmasından ibaret. Tasarım ve renklendirmeden dolayı resimler hareketliymiş gibi görünüyor. Resimleri büyütmek için üzerine tıklayınız.


BÜYÜTMEK İÇİN RESMİN ÜZERİNE TIKLAYINIZ


BÜYÜTMEK İÇİN RESMİN ÜZERİNE TIKLAYINIZ


BÜYÜTMEK İÇİN RESMİN ÜZERİNE TIKLAYINIZ



BÜYÜTMEK İÇİN RESMİN ÜZERİNE TIKLAYINIZ


BÜYÜTMEK İÇİN RESMİN ÜZERİNE TIKLAYINIZ


BÜYÜTMEK İÇİN RESMİN ÜZERİNE TIKLAYINIZ


BÜYÜTMEK İÇİN RESMİN ÜZERİNE TIKLAYINIZ


BÜYÜTMEK İÇİN RESMİN ÜZERİNE TIKLAYINIZ


BÜYÜTMEK İÇİN RESMİN ÜZERİNE TIKLAYINIZ


BÜYÜTMEK İÇİN RESMİN ÜZERİNE TIKLAYINIZ

13 Ağustos 2008 Çarşamba

babam ve oğlum filmi




ein Bild

BABAM VE OĞLUM FİLMİNİ

İZLEMEK İÇİN TIKLA





Yönetmen : Çağan Irmak/ Senaryo Yazarı : Çağan Irmak/ Tür : Dram , Komedi/ Süre : 108 dk.



1980 darbesinde annesini kaybeden küçük Deniz (babası o dönemde bir çok erkek çocuğa verilen ismi koymuş) yedi yıl sonra hiç görmediği dedesinin Ege’deki çiftliğine doğru bir yolculuğa çıkar. Deniz’in dedesini hiç görmemesinin nedeni dedesiyle babasının yıllardır küs oluşudur. Hüseyin Efendi (Çetin Tekindor) okumaya diye gönderdiği oğlunun politik olaylara karıştığını öğrenince onu evlatlıktan silmiştir çünkü. Sadık’ın her şeye rağmen baba evine geri dönüşünün nedeni Deniz’den ayrılmak zorunda oluşudur; küçük oğlunu babasına emanet edecektir. Kelimenin tam anlamıyla Deniz bu çiftlikte hafif tatlı kaçık bir ailenin ortasında bulur kendini. Evin yanaşmaları, küs teyze (Şerif Sezer), traktör kullanan ve telsizle konuşan müthiş bir babaanne (Hümeyra), bileğinden boğazına kadar bilezikle dolaşan gelin Hanife (Binnur Kaya) ve saf bir amca (Yetkin Dikinciler). Düşünsenize hepsi bağırarak ve hep bir ağızdan konuşuyor. Sadık, uğruna savaştığı bir Türkiye’ye ve terk ettiği sevgilisiyle ve kendiyle kasabada yüzleşirken; çocuk, dedesinin ve babasının arasındaki tüm buzları eritecektir.

10 Ağustos 2008 Pazar

tangram oyunu


Tangram oyunu amaç:Soldaki menülerden bir şekil seçip,size verilen geometrik şekillerle sağdki boş alanda aynısını oluşturmanız gerekiyor.Mause ile geometrik parçaları taşıyabilirsiniz.Ayrıca şekilleri kenardan tutup döndürebilir ve istediğiniz biçimde yerleştirebilirsiniz. Menüdeki next tuşu ile diğer seçenekleri de görebilirsiniz. Başarılar.

22 Haziran 2008 Pazar

şefkat sabır ve sadelik

ŞEFKAT, SABIR VE SADELİK

Sadece şefkati, sabrı ve sadeliği öğretin çocuklarınıza.
Bazı kimseler başarıya giden yolun hırs, gayret ve tüketimden
geçtiğine inandıklarından bu yaklaşımı abes bulurlar.

Çocuklarınız sabretmeyi öğrenince, dünyayı olduğu gibi,
Sadeliği öğrenince, kendilerini oldukları gibi görürler.
Şefkat sayesinde hem kendilerini, hem de dünyayı
İyileştirecek gücü bulurlar.

Böylesi yaklaşımlar geleneksel çocuk yetiştirme anlayışıyla bağdaşmaz.
Çelişkiyi biz, ebeveynler yaratırız aslında.
Bu durum gerçekte kim olduğumuzu, ne istediğimizi bilmemekten oluşur.
Şefkatli, sabırlı ve sade değilseniz, bu nitelikleri öğretmeniz olanaksızdır.
Zaten şefkatli, sabırlı ve sadeyseniz, öğretmeye gerek kalmaz;
Siz yaşarsınız, çocuklarınız da öğrenir.

çocuklara iyi örnek olmak

ÇOCUKLARA İYİ ÖRNEK OLMAK

Çocuklarınızın belli bir çizgide ilerlemesini istiyorsanız,
nehrin okyanusa ulaştığı gibi, alttan alarak, amacınıza ulaşabilirsiniz.

Manipüle eder, zorlarsanız otoriteniz sıfıra iner.
Alçak gönüllü, ılımlı yaklaşır, iyi örnek olursanız,
otoriteye zaten gerek kalmaz.

Sakın otorite sahibi olduğunuzu zannetmeyin, yanılırsınız.
Altı yaş civarında çocuklar gönüllerinden geçen her şeyi,
gizli ya da ulu orta yapmaya başlarlar.
Zor kullanırsanız, sizin isteklerinizle onlarınkinin,
Farklı olduğu izlenimine kapılırlar.
Amacınız bu olmamalı.

19 Haziran 2008 Perşembe

öğrencilerde problem çözme becerisi geliştirme

ÖĞRENCİLERDE PROBLEM ÇÖZME BECERİSİ GELİŞTİRMEYE YÖNELİK BASAMAKLAR

Gittikçe karmaşıklaşan toplum yapısı ve teknolojik gelişmeler, siyasi sosyal ve ekonomik krizler bireye gittikçe artan problemli durumlarla karşılaştırmaktadır. Yapılan bir çok araştırmada problem çözme sürecine ilişkin bir çok kavram ortaya konulmuştur. Bu kavramlar değişik öğrenme yaklaşımlarından geleneksel yaklaşımlara ve son olarak da bilgisayar simülasyonu ve matematiksel modellere ilişkin yaklaşımlara dek çeşitli özellikler içermektedir. Problem çözme sürecinin hem zihinsel bir faaliyet yada beceri hem de eğitimde teknik yada yöntem olduğu belirtilmiş ve problem çözme sürecinin eğitimde alabileceği boyutları değerlendirilmiştir. Buna göre problem çözme,
a) bilişsel bir özellik yada davranış,
b) duyuşsal özellik,
c) bir yöntem bir yaşantıdır.
Sonuç olarak problem çözmenin bilişsel, duyuşsal ve davranışsal etkinlikleri içeren karmaşık bir süreç olduğu söylenebilir.
Okullarımızda biz rehber öğretmenlere baş vuran danışanların büyük bir bölümünün problem çözmeye yönelik eylemlerde güçlük çektikleri için bu yola başvurduklarını öne sürer. Örneğin; danışanın problemi çözebilecek bir planı olduğu halde bu planı uygulayabilecek sosyal becerileri olmadığından yada aşırı kaygılı olmasından dolayı problemi çözmede başarısız olmasıdır. Bazen danışanlar problemi çözebilmede yeterince sebat etmezler ve problemlerini çözemedikleri için depresyona girerler. Burada sorun problemi çözebilmek için gösterdikleri çabayı yetersiz algılamalarıdır. Bu yüzden yapılması gereken, belirli başa çıkma güçlüklerini ve daha da genelleştirilebilecek başa çıkma sorunlarını belirleyip tanımlayabilmek için problem çözme süreci ile ilgili davranışsal, bilişsel ve duygusal etkinlikleri değerlendirmek olmalıdır.
Burada biz öğretmenlerin ve velilerin dikkat etmesi gereken çocuğumuz problem çözmedeki eksikliği davranışsal bir eksikliğimi var yoksa becerilerini pratiğe koymada kaygı faktörümü var. Yapılan bilimsel araştırmalar problem çözmede başarısız bireyler gerçekte aktif olabilirler ancak sürekli bir sorundan diğerine atladıkları için sonuçta hiçbir çözüm bulamadıkları görülmüştür. Diğer bir durum da başarısız problem çözücülerin tek bir problem üzerinde yoğunlaşmaları ve sonuç elde edememeleridir. Oysa ki sorun diğer sorunlarla iç içedir.
Peki duygusal etkiler sorunların çözümünde yada çözümsüzlüğünde nasıl rol oynarlar: Bireyin duygusal tepkileri engelleyici nitelikte olabileceği gibi (kaygı depresyon…) destekleyici de (umut, heyecan, gurur vs.) olabilir
Araştırmacılara göre “etkili” olarak nitelenebilecek problem çözme eylemleri şunları içerir:
1-Problemin niteliğin belirleyip çeşitli yönlerinin açıklığa kavuşturulması.
2-Kararlı, ısrarlı davranışsal, bilişsel duygusal başa çıkma stratejileri.
Tüm bunlar sorunun çözümüne ilişkin gelişmeyi başlatabilir.
“Etkisiz olarak nitelendirilebilecek problem çözme davranışları aşağıdakileri içerir:
1-Etkisiz davranışsal, duygusal ve bilişsel başa çıkma stratejileri
2-Olumsuz bilişsel süreçler ve duygusal reaksiyonlar
3-Problem çözmeye gerekli dikkati verememesi.
Peki problem çözme süreci nasıl işler yada işlemeli;
1.Genel Yaklaşım: Bireyin çözümü benimsemesi yada reddetmesi. Bu zihinsel eğilimlerden birine karar vermesi. Yine araştırma verileri kendine güvenen çevrelerinin farklı yönlerini denetleyebileceğini söyleyen bireylerin daha iyi problem çözücü olduklarını göstermektedir.

2.Problemin Tanımlanması: Başarılı sorun çözücüler problem konusunda bilgi sahibi olanlardır. Çünkü problemin özüne inmek için bilgi ve gerçekleri toplamak gerekmektedir. Öğrenciye problem üzerine kaynak kitaplar tavsiye edilebilir okuması istenebilir.

3.Seçeneklerin Oluşturulması: Bireysel sorunların duygusal öğeler taşıması nedeniyle oluşturulabilecek seçeneklerin sayısı az olabilir. Engellenmişlik hisside eylemlerdeki akıcılığı azaltabilir. Seçenekleri arttırmak için beyin fırtınası yöntemi uzmanlar tarafından önerilmektedir. Duygusal engellerimizden kurtulabilmek için oldukça etkin bir yöntem sorunları bir süreliğine bir kenara bırakıp sonra tekrar dönmek. Böylece engelleyicilerimizin etkilerini kaybetmesi sağlanabilir.

4.Karar Verme: Bu süreç eyleme yönelik bir dizi seçenek arasında belirli bir tanesini seçmek olarak tanımlanabilir. Karar verirken sonuçta elde edilecek faydalar düşünülmelidir. Bireye seçeneklerin her birinin kişisel, toplumsal, uzun vadeli kısa vadeli sonuçları değerlendirmelidir.
Başarılı karar verme bilgi, olasılıkları değerlendirme, kararların doğru yönlerini değerlendirme değişik seçeneklerin sonuçlarında dikkate alınarak yapılmalıdır.

5.Değerlendirme: Bu aşama eylem planının uygulanıp sonucun belli bir standartla karşılaştırılmasını içerir. Eğer öğrenci eylemlerini karşılaştırır yada verilmiş bir standartla uygunluğuna bakarsa birey bu aktivitelerden yeni sonuçlar üretir yada eylemlerini durdurur. Tersine eğer eylemleri bir standartla uyuşmuyorsa öğrenci işleme devam eder. Değerlendirme sorun çözmenin son aşamasında seçilen eylem yerine getirildikten sonra olur ve gerçek sonucu değiştirmek için düzenlenmiştir. Bu aşama olmaz ise birey sıkıntıları için doğru çözümler keşfetmek yerine hareket yönü belirsiz bir performansta ısrar edebilir.
Kısaca problem çözmede başarı öncelikle problemin doğru tanımlanmasına bağlıdır. Aynı zamanda durumla ilgili yeterli bilgi sahibi olunmalı, güçlüğü gidereceği ve en iyi çözüme götüreceği düşünülen çeşitli davranış tarzları formüle edilerek en iyi çözüme götüreceği düşünülen seçenekten başlanmalıdır. Mevcut seçenekler uygulamaya konur ve değerlendirmesi yapıldıktan sonra başarılı olunmuşsa o yola devam edilir.
Uğur Altun (Rehber Öğretmen)

15 Haziran 2008 Pazar

hiçbir şey yapmamak

HİÇBİR ŞEY YAPMAMAK

Hata yaptıklarında tepkisiz kalabilmek büyük cesaret ister.
Bilgelik yolunda, edinilmesi gereken önemli niteliklerden biridir bu.
Yumuşak davranabilmeyi, kendine hakimiyeti gerektirir.
Gerçek otorite, böyle sağlanır.

Karışma,
Azarlama,
Bağırma,
Ders verme,
Hükmetme dürtülerine sakın yenik düşmeyin,
Duyarlılığınızdan öğrensin çocuklarınız.

Babam sorumluluğu, her hareketimi izleyip,
tüm hatalarımı düzelterek öğretmeye çalıştı.
Hatalarımın sonuçlarına katlanana dek,
sorumluluğun ne olduğunu anlayamadım.

Önlemediğiniz her hata, bütünlük yolunda ileri bir adımdır.
Önlemeyi başardığınız her hata, hem sizin hem onların geri birer adımıdır.

zor kullanmaya gerek yok

ZOR KULLANMAYA GEREK YOK

Güçlü ebeveynler zorlamaz, baskı yapmaz.
Zayıf ebeveynlerdir itip kakan, bağıran çağıran ve vuran.
Tüm bu güç gösterilerine karşın ne otorite, ne de güç sahibidirler.

İyilik kaynakları kurumuş çocuklardan iyilik beklenmez.
Din, dogmatik ve şekilci öğretilirse, tinsel sığlıktan öteye gitmez.

Bilge anne babalar çocuğun derinlerinde özgün bir ruhun,
iyiliğin bulunduğunu bilirler.
Tohumları sulayarak, gelişmelerine yardımcı olurlar.
Yılmadan, sürekli cesaretlendirirler çocuklarını.

anıl deniz ve uçurtma macerası

ANIL DENİZ VE UÇURTMA MACERASI


Anıl Deniz ve arkadaşı, günlerce uğraşıp yepyeni bir uçurtma yapmışlardı. Hem de upuzun kuyruklu, güzeller güzeli bir uçurtma…”’yaşasın’” dedi Anıl Deniz.”’Uçurtmamız gökyüzüne çıkmaya hazır. Haydi, bırakalım kuyruğunu sallaya sallaya rüzgarla oynasın. Her yeri gezsin dolaşsın, sonra da gördüklerini bize anlatsın.’”

Ama o da ne? Aniden şimşekler çaktı, gök gürledi. Sanki her yerde havai fişekler patlıyordu. Ardından şakır şakır yağmur başladı. Belli ki,, Güneş Ana mutsuzdu.! Bulutların akasına saklanmıştı. Gözyaşları da yağmur olmuş toprağa düşüyordu.
İki arkadaş oflaya puflaya dışarıyı seyrettiler.
‘yağmurlu havalar çok sıkıcı, çoook!’ dediler hep bir ağızdan.
“‘Güneş Ana neden gülümsemiyor ki bugün?’”
“Ne yapsak ne etsek? Güneş açıncaya kadar nasıl oyalansak?”
iki arkadaş buğulu camın üzerine parmaklarıyla resim çizmekte buldu çareyi. Önce tombul dudaklı, boncuk gözlü balıklar çizdiler. Sonra da avuç içi kadar bir kayık…
“Ah ne güzel olurdu, şimdi şu kayığa binip yola çıksak,” dedi Anıl Deniz.
O böyle der demez, “‘şap şap şap’” diye bir ses geldi pencereden. Bir de ne görsünler?
Çizdikleri balıklar kuyruklarıyla cama vuruyordu.

‘”Bizi buraya çizdiniz ama,’ dedi balıklar, ‘”Biz burada yaşayamayız ki! Haydi, binin kayığınıza da hemen yola çıkalım. Yağmur dinmeden denize varalım.”’
“Çabuk olalım! Yağmurluklarımızı, çizmelerimizi de giyelim,’” dedi Anıl Deniz.
“‘Bu yolculukta kim bilir nelerle karşılaşacağız.! her şeye hazırlıklı olmalıyız.’”

İki arkadaş hazırlanıp kayığa atladılar. ‘”Uçurtmayı kayığımıza yelken yaparsak, denize daha çabuk varırız,’” dedi Anıl Deniz.
Önde balıklar arkada kayık; yağmur damlalarının üzerinden denize kadar yol aldılar. Denize vardıklarında, bizim arkadaşları yavru balina ile denizatı karşıladı. Balılar sevinçten kuyruk sallayıp yüzgeçlerini çırptılar. Arkadaşlarına kavuştukları için öyle mutlu oldular ki, hemen oyuna koyuldular. Anıl Deniz ile arkadaşını da çağırdılar elbette. Biri yavru balinanın sırtına bindi, biri de denizatının sırtına. Hep beraber şarkılar söylediler. O sırada yanlarına papağan balığı geldi. Burnunu çeke çeke ağlıyordu. ‘”Ne oldu sana? Neden ağlıyorsun?’” diye sordu Anıl Deniz.

“Baksanıza şu halime!” Dedi papağan balığı.

“ Bu sabah uyandığımda bir de ne göreyim! Tüm renklerimi kaybetmişim. Off!!, ne kadar mutsuzum, canlı renklerim solup gitmiş. Bütün balıklar rengarenk.; bir tek ben renksizim.”
Bizim arkadaşlar zavallıcığın haline çok üzüldüler.
‘”Ne yapıp edip, mutsuz papağan balığına renk bulmalıyız,’” dedi Anıl Deniz.
Anıl Deniz, kitaplarında kaplumbağaların çok uzun yaşadıklarını okumuştu.
‘”Haydi, yaşlı deniz kaplumbağasına soralım,”’ dedi Anıl Deniz, “bilse bilse o bilir.’”
‘”iyi fikir’” dedi bütün balıklar. ‘”Belki o bize yardım edebilir.”’
Tonton kaplumbağa, kocaman bir taşı başının altında yastık yapmış uyuyordu. Yavru balina, tonton kaplumbağayı uyandırmak için yüzgeciyle ‘tık tık’ diye kabuğuna vurdu.
Tonton kaplumbağa uyanıp gözlüklerini taktı.
‘”Hoş geldiniz çocuklar’” dedi, “bu ne güzel sürpriz!’”
‘Tonton amca’” dedi Anıl Deniz, ‘”bak şu papağan balığı arkadaşımızın haline! Renklerini kaybetmiş zavallıcık. Şimdi de çok mutsuz. Ona biraz renk verebilir misin?’”
‘”Çocuklar’ dedi tonton amca, “‘ben yaşlı bir deniz kaplumbağasıyım. Ben de fazla renk ne arar? Siz en iyisi balon balığına sorun, belki onda vardır. O çok sever renkleri, süslenip püslenmeyi.’”

Bizim arkadaşlar tonton amcaya teşekkür edip hemen yola koyuldular. Çok geçmeden balon balığını Altın Tarak Mercanları’nda buldular.Allanıp pullanmış, şişinmiş geziniyordu. Biraz önce dikenlerini taratmıştı; elindeki aynada hayran hayran kendisini seyrediyordu.

“Balon balığı kardeş” dedi Anıl Deniz.”şu mutsuz papağan balığını görüyor musun? O renksiz kalmış, sen ise rengarenksin. Renklerinden biraz ona verir misin?”
Süslü balon balığı önce papağan balığına, sonra da aynada kendisine baktı. Zavallıcığın haline o da çok üzülmüştü. Ama renklerinden ayrılmak istemiyordu. “Renklerimden verirsem süslü olamam ki,” dedi. “ Ama yardım etmeye çalışırım elbette. Gelin,hep birlikte mızmız ahtapota gidelim. O her şeyi biriktirir. Belki onda fazla renk vardır.”

Bizimkiler, hiç zaman kaybetmeden mızmız ahtapotun yanına yüzdüler. Papağan balığı en arkadan geliyordu.
“yok yok, ben hep renksiz ve mutsuz kalacağım,” diye de ağlanıp sızlanıyordu. Mızmız ahtapotu Çıkmaz Batık Yolu’nda buldular. Kendine kumdan bir yorgan yapmış yatıyordu.
Yüzü solgun, burnu da kıpkırmızıydı. Belikli hasta olmuş mızmızcık.

Bizim arkadaşları görünce, sızlana sızlana ayağa kalktı.Boynunda atkı, ayaklarında yırtık rengarenk çoraplar vardı. Çorapları görünce, “işte en sevdiğim renkler!” diye bağırdı papağan balığı sevinç içinde.
“O çoraplardan birini bana verir misin?,lütfen, lütfeeeeeen?” dedi. “Ama papağan balığı kardeş,” dedi mızmızcık, “üşüyorum,çoraplarımı veremem. Diğer kollarım da üşüyor zaten.”

Anıl Deniz ile arkadaşı birbirlerine bakıp göz kırptılar, çareyi bulmuşlardı.”Geçmiş olsun ahtapot kardeş,” dedi Anıl Deniz. “Üşüyorsan yağmurluklarımızı ve çizmelerimizi sana hediye edelim. Sen de çoraplarından birini mutsuz arkadaşımıza verirsin. O renklerine kavuşur, sen de ısınırsın. Ne dersin bu işe?”

Bu değiş tokuş mızmız ahtapotun aklına yatmıştı doğrusu. Hemen çorapların en güzelini papağan balığına verdi. Önce çizmeleri giydi, sonra da yağmurlukları kollarına geçirdi. Neşe içinde zıplayıp hoplamaya başladı. “Artık üşümüyorummmm bennnn,” diye şarkı söylemeye koyuldu bir yandan da. Papağan balığı da hemen çorabını giydi. Çok mutluydu; sonunda istediği renklere kavuşmuştu. Aynadan uzun uzun kendisini seyretti.

“Aman, siz de üşütüp hastalanmayın sakın.” Dedi balıklar.
“Evet, çabucak eve dönmeliyiz,” dedi Anıl Deniz. “Ama yağmur dindi. Nasıl gideceğiz?”
“Bu işi bana bırakın,” dedi yavru balina.” Ben sizi eve hemencecik ulaştırırım.”
Yavru balina burnundan su püskürtmeye başladı. Su, denizden ta eve kadar upuzun bir köprü oldu.
Tesadüf ya da değil, kim bilir; Güneş Ana kocaman gülümsedi. Su köprüsü birden bire gökkuşağına dönüştü. İki arkadaş uçurtmaya tutunup, gökkuşağının üzerinden kayarak çabucak eve vardılar.

Anıl Deniz arkadaşı ile gökkuşağından kayıp tam da pencereden içeriye girmişti ki, annesi odaya geldi. “Sıkıldınız mı, çocuklar?” diye sordu. “Bakın güneş açtı. Artık uçurtmanızı deneyebilirsiniz.” İki arkadaş,”Bizim uçurtma ne çok yol yaptı, bir bilsen!” dediler bir ağızdan.
Güneş Ana da gülümseyerek bizimkilere göz kırptı ta uzaklardan.

kül kedisi

KÜL KEDİSİ







Bir zamanlar güzeller güzeli bir kız varmış. Annesi ölünce babası yeniden evlenmiş. Üvey annesi de ilk evliliğinden olan iki kızıyla birlikte gelip eve yerleşmiş.

Bu iki kız, yeni kız kardeşlerinden hiç hoşlanmamış. Odasında ne var ne yoksa tavan arasına fırlatıp atmışlar. Ona bir kardeş gibi davranmak şöyle dursun, bütün ev işlerini üzerine yıkmışlar.

Ev işleri bittikten sonra bile kızın onlarla oturmasına izin verilmiyormuş. Akşamları, mutfakta, sönmekte olan ocağın önünde duruyormuş tek başına, ellerini küllere doğru tutup ısınmaya çalışarak. Bu yüzden üvey kız kardeşleri ona “Külkedisi” adını takmışla.

Bir gün iki kız kardeşe sarayda verilecek bir balo için davetiye gelmiş. İkisi de heyecandan deliye dönmüşler. Herkes Prens’in evlenmek istediğini biliyormuş. ‘Bakarsın ikimizden birini seçer, belli mi olur?’ diye düşünmüşler.

İki kız kardeş de kendilerini mümkün olduğunca güzelleştirmek için hemen kolları sıvamışlar. Fakat maalesef bu biraz zormuş, çünkü Külkedisi’nin aksine bayağı çirkinmiş her ikisi de!

Balo akşamı, üvey kardeşleri gittikten sonra Külkedisi mutfakta oturmuş ve içn için ağlamaya başlamış. “Neyin var, neden ağlıyorsun Külkedisi?” diye sormuş bir kadın sesi.

“Ben de baloya gitmek istiyordum,” demiş hıçkırarak Külkedisi.

“Gideceksin öyleyse,” demiş ses. Külkedisi duyduğu sese doğru dönüp bakmış, şaşkınlıktan donakalmış.

Güzel bir kadın duruyormuş yanıbaşında.

“Ben senin peri annenim,” demiş kadın. “Şimdi kaybedecek zamanımız yok! Bana bir balkabağı getir hemen!”

Külkedisi bir balkabağı getirmiş. Peri annesi sihirli değneğiyle dokununca, balkabağı birdenbire altından bir fayton oluvermiş.

“Şimdi de altı fare…” Külkedisi altı fare bulup getirmiş, peri annesi onları hemen ata dönüştürmüş.

“Bir sıçan…” Onu da arabacı yapmış.

“Ve altı kertenkele…” Onları da faytonun arkasında koşacak altı uşağa çevirivermiş.

Nihayet Külkedisi’ne gelmiş sıra. Peri değneğiyle bir dokununca Külkedisi’nin yırtık, pırtık giysileri nefesleri kesecek harika bir elbiseye dönmüşmüş. Ayaklarında bir çift camdan ayakkabı pırıl pırıl parlıyormuş.

“Bir şey var yalnız,” demiş Peri. “Gece yarısına kadar eve dönmelisin. Saat on ikide elbisen tekrar eski giysilerine, faytonun balkabağına, atların fareye dönüşecek. Prens’in bunu görmesini istemezsin herhalde? Şimdi git, dilediğince eğlen.”

O gece Külkedisi balonun yıldızı olmuş. Baloya katılan hanımlar (özellikle de iki üvey kız kardeşi) onun elbisesini çok beğenmişler ve terzisinin adını öğrenmek için ona yalvarmışlar. Beyefendilerin hepsi onunla dans etmek için birbirleriyle yarışmışlar.

Prens ise götür görmez ona âşık olmuş! Ve o andan sonra hiç kimseye bu kızla dans etmek için izin verilmemiş.

Saatler saatleri, dakikalar dakikaları kovalamış ve Külkedisi saat tam on ikiyi vuracağı sırada evde olması gerektiğini hatırlamış.

“Gitme!” diye seslenmiş Prens arkasından, ama Külkedisi bir an bile durmadan koşup oradan uzaklaşmış. Sokağa çaktığında elbisesi tekrar eski elbiselerine dönüşmüş. Geriye kala kala camdan ayakkabıların bir teki kalmış. Diğer tekini nerede kaybettiğini bilmiyormuş.

O gece Külkedisi uyuyana kadar ağlamış. Hayatının bir daha asla o geceki kadar harika olamayacağını düşünüyormuş.

Ama bu doğru değilmiş. Ayakkabının diğer tekini sarayın merdivenlerinde bulmuşlar. Ertesi sabah Prens ev ev dolaşıp ayakkabıyı tek tek bütün genç kızlara denetmiş. “Bu ayakkabının dün gece karşılaştığım güzel sahibini bulamazsam yaşayamam,” demiş.

Derken Külkedisi’nin evine gelmiş. Üvey kardeşleri ayakkabıyı denemişler. Olmamış. Ayaklarına girmemiş bile.

Prens çok üzgünmüş, çünkü uğramadığı sadece birkaç ev kalmış. Tam oradan ayrılacakken evin hizmetçisi dikkatini çekmiş.

“Hanımefendi,” demiş Prens Külkedisi’ne, “bir de siz deneseniz?”

“O mu deneyecek? Ne münasebet!” diye haykırmış üvey kardeşler.

Fakat Prens ısrar etmiş. Külkedisi’nin ne kadar güzel bir kız olduğu gözünden kaçmamış. Tabii ayakkabı Külkedisi’nin ayağına kalıp gibi oturmuş. Prens diz çöküp Külkedisi’ne evlenme teklif ederken iki üvey kardeşe de öfke ve kıskançlıkla olanları seyretmek kalmış. Külkedisi Prens’in teklifini tabii ki kabul etmiş.

Charles Perrault

çizmeli kedi

ÇİZMELİ KEDİ



Çizmeli Kedi



Bir zamanlar, üç oğlu olan bir değirmenci varmış. Değirmenci ölünce büyük oğluna değirmen, ortanca oğluna eşek, küçük oğluna da kedi miras kalmış. Küçük oğlu bu duruma çok üzülmüş.“Kedi ne işine yarar ki insanın?” diye yakınmış. “Pişirip yiyemezsin bile.” Kedi bunu duymuş ve hemen cevap vermiş. “Kötü bir mirasa sahip olmadığınızı göreceksiniz efendim. Bana boş bir çuval ve bir çift de çizme verirseniz, neye yarayacağımı görürsünüz.”

Şaşkınlıktan ağzı bir karış açık kalan çocuk, kedinin istediklerini yapmış. Kedi çizmeleri giyince ayna karşısına geçmiş ve kendini pek beğenmiş. Sonra kilerden taze bir marulla güzel bir havuç seçip ormanın yolunu tutmuş. Ormanda çuvalın ağzını açmış, marulla havucu çuvalın içine yerleştirip bir ağacın arkasına saklanmış. Çok geçmeden taze sebzelerin kokusunu alan küçük bir tavşan çuvalın yanına gelmiş, zıplayıp içine atlamış. Kedi saklandığı yerden çıkıp çuvalın ağzını sıkı sıkı bağlamış.

Ancak Çizmeli Kedi tavşanı efendisine götürmek yerine doğruca saraya gidip Kral’la görüşmek istediğini söylemiş. Kral’ın huzuruna çıktığında yere eğilerek, “Yüce Efendimiz, size Efendim Marki’den bir hediye getirdim,” demiş. Bu hediye Kral’ın çok hoşuna gitmiş.

Üç ay boyunca Çizmeli Kedi saraya o kadar çok hediye götürmüş ki, Kral artık onun yolunu gözler olmuş. Derken Çizmeli Kedi’nin dört gözle beklediği gün nihayet gelmiş çatmış. “Bana sakın neden diye sormayın ve bu sabah ırmağa gidip yıkanın,” demiş sahibine. Çizmeli Kedi, o sabah Kral’ın Prenses’le, yani kızıyla birlikte ırmağın kenarından geçeceğini biliyormuş.


O sabah, Kral’ın faytonu ırmağın yakınından geçerken Çizmeli Kedi telaşla yanlarına yaklaşmış. “Yardım edin! Yardım edin!” diye bağırmış. “Efendim Marki boğuluyor!” Kral hemen bir alay askerini ırmağa yollamış.


Fakat Çizmeli Kedi bununla da kalmamış. Kral’a, efendisi ırmakta yüzerken hırsızların onun elbiselerini çaldıklarını söylemiş. (Oysa Çizmeli Kedi, efendisinin elbiselerini çalıların arkasına kendisi gizlemiş!) Kral, hiç gecikmeden Marki’ye bir takım elbise yollamış. Tahmin edeceğiniz gibi Çizmeli Kedi’nin sahibi, kendisine Marki denmesine çok şaşırmış, ama akıllılık edip hiç sesini çıkarmamış.


Marki güzelce gidirildikten sonra Kral onu gideceği yere götürmek için faytonuna davet etmiş ve kızıyla tanıştırmış. Prenses, iki dirhem bir çekirdek giyinmiş olan Marki’ye bir bakışta âşık olmuş.


O sırada Çizmeli Kedi koşa koşa oradan uzaklaşmış. Çok geçmeden büyük bir tarlada ot biçen insanlara rastlamış. “Beni dinleyin!” diye bağırmış. “Kral bu yöne doğru geliyor. Size bu tarlaların kime ait olduğunu sorarsa ona efendim Marki’ye ait olduğunu söyleyeceksiniz. Yoksa sizi dilim dilim doğrattırırım!”


Sonra Çizmeli Kedi bir süre daha koşmuş ve büyük bir tarlada buğday biçen adamlara rastlamış. Aynı şeyi onlara da söylemiş. Sonra tekrar koşmuş ve her rastgeldiği insana aynı şeyleri tekrarlamış. Derken Dev’in şatosuna varmış.

Kral’ın Faytonu Çizmeli Kedi’nin geçtiği yerlerden geçerken Kral her rastgeldiği insana, “Bu tarlalar kime ait?” diye soruyormuş. Her defasında da aynı cevabı alıyormuş. Kral, Marki’nin bu kadar çok toprağa sahip olmasına şaşırmış. (Çizmeli Kedi’nin sahibi de öyle!)


O sırada Çizmeil Kedi Dev’in şatosunda başka bir işler çevirmekle meşgulmüş. “Dev,” demiş Çizmeli Kedi, Dev’in nefesinin kokusundan iğrendiğini gizlemeye çalışarak. “Senin aynı zamanda müthiş bir sihirbazlık gücünün olduğunu söylüyorlar, doğru mu?”


“Öyle diyorlarsa, öyledir,” demiş Dev alçakgönüllülükle.


“Örneğin, istersen hemen bir aslana dönüşebildiğini söylüyorlar,” demiş Çizmeli Kedi. Bunu söyler söylemez Dev hemen kendini bir aslana dönüştürüvermiş. Çizmeli Kedi kendini dolabın üzerine zor atmış. Dev tekrar eski haline dönünce dolaptan aşağı inmiş. “Mükemmel!” demiş Çizmeli Kedi. “Ama fare gibi küçük bir şeye dönüşmek senin gibi cüsseli biri için imkânsız olmalı!”


“Imkânsız mı?” diye gülmüş Dev. “Benim yapamadığım şey yoktur!” Dev bir anda fareye dönüşmüş, Çizmeli Kedi de onu hemen yutmuş.


Derken Kral, Dev’in şatosuna varmış. Şatonun artık kime ait olduğunu tahmin etmişsinizdir herhalde! Çizmeli Kedi Kral’ın faytonunu şatonun yolunda karşılamış. “Bu taraftan gelin,” demiş. “Sizi bir ziyafet bekliyor.” (Dev o gün birkaç arkadaşına bir ziyafet vermeyi planladığı için yemeklerle donatılmış büyük bir masa hazır bekliyormuş!”)


O gün sonunda Çizmeli Kedi’nin sahibi marki Prenses’le nişanlanmış. Bir hafta sonra da evlenmişler. Çizmeli Kedi’ye ne mi olmuş? Dokuz canından dokuzunu da sefa içinde sürmüş ve bir daha da fare avlamasına gerek kalmamış - ara sıra avlamış, o da kedi olduğunu unutmamak için.




rapunzel

RAPUNZEL



Kuleye kapatılmış Rapunzel.



Bir zamanlar bir kadınla kocasının çocukları yokmuş ve çocuk sahibi olmayı çok istiyorlarmış. Gel zaman git zaman kadın sonunda bir bebek beklediğini fark etmiş.

Bir gün pncereden komşu evin bahçesindeki güzel çiçekleri ve sebzeleri seyrederken, kadının gözleri sıra sıra ekilmiş özel bir tür marula takılmış. O anda sanki büyülenmiş ve o marullardan başka şey düşünemez olmuş.“Ya bu marullardan yerim ya da ölürüm” demiş kendi kendine. Yemeden içmeden kesilmiş, zayıfladıkça zayıflamış.

Sonunda kocası kadının bu durumundan öylesine endişelenmiş, öylesine endişelenmiş ki, tüm cesaretini toplayıp yandaki evin bahçe duvarına tırmanmış, bahçeye girmiş ve bir avuç marul yaprağı toplamış. Ancak, o bahçeye girmek büyük cesaret istiyormuş, çünkü orası güçlü bir cadıya aitmiş.

Kadın kocasının getirdiği marulları afiyetle yemiş ama bir avuç yaprak ona yetmemiş. Kocası ertesi günün akşamı çaresiz tekrar bahçeye girmiş. Fakat bu sefer cadı pusuya yatmış, onu bekliyormuş.

“Bahçeme girip benim marullarımı çalmaya nasıl cesaret edersin sen!” diye ciyaklamış cadı. “Bunun hesabını vereceksin!”

Kadının kocası kendisini affetmesi için yarvarmış cadıya. Karısının bahçedeki marulları nasıl canının çektiğini, onlar yüzünden nasıl yemeden içmeden kesildiğini bir bir anlatmış.

“O zaman,” demiş cadı sesini biraz daha alçaltarak, “alabilirsin, canı ne kadar çekiyorsa alabilirsin. Ama bir şartım var, bebeğiniz doğar doğmaz onu bana vereceksiniz.” Kadının kocası cadının korkusundan bu şartı hemen kabul etmiş.

Birkaç haftasonra bebek doğmuş. Daha hemen o gün cadı gelip yeni doğan bebeği almış. Bebeğe Rapunzel adını vermiş. Çünkü annesinin ne yapıp edip yemek istediği bahçedeki marul türünün adı da Rapunzel’miş.

Cadı küçük kıza çok iyi bakmış. Rapunzel oniki yaşına gelince, dünyalar güzeli bir çocuk olmuş. Cadı bir ormanın göbeğinde, yüksek bir kuleye yerleştirmiş onu. Bu kulenin hiç merdiveni yokmuş, sadece en tepesinde küçük bir penceresi varmış.

Cadı onu ziyarete geldiğinde, aşağıdan “Rapunzel, Rapunzel! Uzat altın sarısı saçlarını !” diye seslenirmiş. Rapunzel uzun örgülü saçlarını percereden uzatır, cadı da onun saçlarına tutuna tutuna yukarı tırmanırmış.

Bu yıllarca böyle sürüp gitmiş. Bir gün bir kralın oğlu avlanmak için ormana girmiş. Daha çok uzaktayken güzel sesli birinin söylediği şarkıyı duymuş. Ormanda atını oradan oraya sürmüş ve kuleye varmış sonunda. Fakat sağa bakmış, sola bakmış, ne merdiven görmüş ne de yukarıya çıkılacak başka bir şey.

Bu güzel sesin büyüsüne kapılan Prens, cadının kuleye nasıl çıktığını görüp öğrenene kadar hergün oraya uğrar olmuş. Ertesi gün hava kararırken, alçak bir sesle “Rapunzel, Rapunzel! Uzat altın sarısı saçlarını !” diye seslenirmiş. Sonrada kızın saçlarına tutunup bir çırpıda yukarı tırmanmış.

Rapunzelönce biraz korkmuş, çünkü o güne kadar cadıdan başkası gelmemiş ziyaretine. Fakat prens onu şarkı söylerken dinlediğini, sesine aşık olduğunu anlatınca korkusu yatışmış. Prens Rapunzel’e evlenme teklif etmiş, Rapunzel’de kabul etmiş, yüzü hafifce kızararak.

Ama Rapunzel’in bu yüksek kuleden kaçmasına imkan yokmuş. Akıllı kızın parlak bir fikri varmış. Prens her gelişinde yanında bir ipek çilesi getirirse, Rapunzel’de bunları birbirine ekleyerek bir merdiven yapabilirmiş.

Her şey yolunda gitmiş ve cadı olanları hiç farketmemiş. Fakat bir gün Rapunzel boş bulunup da. “Anne, Prens neden senden daha hızlı tırmanıyor saçlarıma?” diye sorunca herşey ortaya çıkmış.

“Seni rezil kız! Beni nasıl da aldattın! Ben seni dünyanın kötülüklerinden korumaya çalışıyordum!” diye bağırmaya başlamış cadı öfkeyle. Rapunzel’i tuttuğu gibi saçlarını kesmiş ve sonrada onu çok uzaklara bir çöle göndermiş.

O gece cadı kalede kalıp Prensi beklemiş. Prens, “Rapunzel, Rapunzel! Uzat altın sarısı saçlarını !” diye seslenince. cadı Rapunzel’den kestiği saç örgüsünü uzatmış aşağıya. Prens başına neler geleceğini bilmeden yukarıya tırmanmış.

Prens kederinden kendini pencereden atmış. Fakat yere düşünce ölmemiş, yalnız kulenin dibindeki dikenler gözlerine batmış. Yıllarca gözleri kör bir halde yitirdiği Rapunzel’e gözyaşları dökerek ormanda dolaşıp durmuş ve sadece bitki kökü ve yabani yemiş yiyerek yaşamış.

Derken bir gün Rapunzel’in yaşadığı çöle varmış. Uzaklardan şarkı söyleyen tatlı bir ses gelmiş kulaklarına.

“Rapunzel! Rapunzel!” diye seslenmiş. Rapunzel, prensini görünce sevinçten bir çığlık atmış ve Rapunzel’in iki damla mutluluk göz yaşı Prensin gözlerine akmış. Birden bir mucize olmuş, Prensin gözleri açılmış ve Prens görmeye başlamış.

Birlikte mutlu bir şekilde Prensin ülkesine gitmişler. Orada halk onları sevinçle karşılamış. Mutlulukları ömür boyu hiç bozulmamış.



hansel ve gretel

HANSEL VE GRETEL



Artwork by Arthur Rackham, 1909.



Bir zamanlar Hansel ve Gretel adında iki kardeş varmış. Anneleri onlar daha bebekken ölmüş. Odunca olan babaları, anneleri öldükten birkaç yıl sonra tekrar evlenmiş. Oduncunun yeni karısı hali vakti yerinde bir aileden geliyormuş. Ormanın kıyısında virane bir kulübede oturmaktan ve kıt kanaat yaşamaktan nefret ediyormuş. Üstelik üvey çocuklarını da hiç sevmiyormuş.

Hansel ve Gretel çok soğuk bir kış gecesi, yataklarına yatmış uyumaya hazırlanırken, üvey annelerinin babalarına, “Çok az yiyeceğimiz kaldı. Eğer bu çocuklardan kurtulmazsak, hepimiz açlıktan öleceğiz,” dediğini duymuşlar.

Babaları bağırarak karşı çıkmış. “Tartışmaya gerek yok,” demiş karısı. “Ben kararımı verdim. Yarın onları ormana götürüp bırakacağız.”

“Endişe etme,” diyerek kardeşini teselli etmiş Hansel. “Evin yolunu buluruz.” O gece Hansel geç saatlerde gizlice dışarı çıkmış ve cebine bir sürü çakıl doldurmuş.

Sabah olunca, ailece ormana doğru yürümeye başlamışlar. Yürürlerken Hansel cebindeki çakılları kimseye fark ettirmeden atıp, geçtikleri yolu işaretlemiş. Öğle üzeri babalarıyla üvey anneleri onlar için bir ateş yakmışlar ve hemen geri döneceklerini söyleyip ormanın içinde yok olmuşlar. Tabii geri dönmemişler.

Kurtlar etraflarında ulurken tir tir titreyen Hansel ve Gretel ay doğana kadar ateşin yanından ayrılmamış. Sonra ay ışığında parlayan çakılları izleyerek hemen evin yolunu bulmuşlar.

Babaları onları görünce sevinçten havalar uçmuş. Üvey anneleri de çok sevinmiş gibi davranmış ama aslında kararını değiştirmemiş. Üç gün sonra onlardan kurtulmayı tekrar denemek istemiş. Gece, çocukların odasının kapısını kilitlemiş. Bu sefer Hansel’in çakıl toplamasına izin vermemiş. Ama Hansel zeki bir çocukmuş. Sabah ormana doğru yürürlerken, akşam yemeğinde cebine sakladığı kuru ekmeğin kırıntılarını yere saçıp arkasında bir iz bırakmış.

Öğleye doğru üvey anneleriyle babaları çocukları yine bırakıp gitmişler. Onların geri dönmediklerini görünce, Hanse ve Gretel sabırla ayın doğup yollarını aydınlatmasını beklemişler. Ama bu sefer geride bıraktıkları izi bulamamışlar. Çünkü kuşlar bütün ekmek kırıntılarını yiyip bitirmişler.

Bu defa çocuklar gerçekten de kaybolmuşlar. Ormanda, üç gün üç gece, aç açına ve korkudan titreyerek dolanıp durmuşlar. Üçüncü gün, bir ağacın dalında kar beyazı bir kuş görmüşler. Kuş onlara güzel sesiyle şarkılar söylemiş. Onlar da açlıklarını unutup kuşun peşine düşmüşler. Kuş onları tuhaf bir evin önüne getirmiş. Bu evin duvarları ekmekten, çatısı pastadan ve penceleri şekerdenmiş.

Çocuklar tüm sıkıntılarını unutmuşlar ve eve doğru koşmuşlar. Tam Hansel çatıdan, Gretel de pencereden bir parça yiyecekken içeriden bir ses duyulmuş: “Evimi kim kemiriyor bakiim?” Bir bakmışlar kapıda dünya tatlısı yaşlı bir teyze. “Zavallıcıklarım benim,” demiş kadın, “girin içeri.” İçeri girmişler ve hayatlarında hiç yemedikleri yiyecekleri yemişler. O gece kuş tüyü yataklarda yatmışlar.

Fakat sabah her şey değişmiş. Yaşlı kadın dikkatsiz çocukları tuzağa düşürmek için evini ekmek ve pastadan yapmış bir cadıymış meğer. Hansel’i saçlarından tuttuğu gibi yataktan kaldırmış ve onu bir ahıra kilitlemiş. Sonra da Gretel’i sürüye sürüye mutfağa götürmüş.

“Kardeşin bir deri bir kemik!” demiş cırtlak bir sesle. “Ona yemekler pişir! Onu şişmanlat! Eti budu yerine gelince ağzıma layık bir yemek olacak! Ama sen hiçbir şey yemeyeceksin! Bütün yemekleri o yiyecek.” Gretel ağlamış, ağlamış, ama çaresiz cadının söylediklerini yapmış.

Neyse ki Hansel’in aklı hâlâ başındaymış. Gözleri pek iyi görmeyen cadıyı kandırmaya karar vermiş. Cadı şişmanlayıp şişmanlamadığını anlamak için her sabah Hansel’in parmağını yokluyormuş. Hansel de parmağı yerine bir tavuk kemiği uzatıyormuş ona. “Yok, olmaz. Yeterince şişman değil!” diye bağırıyormuş cadı. Sonra da mutafa gidip Gretel’e daha fazla yemek yapmasını söylüyormuş.

Bu böyle bir ay sürmüş. Bir gün artık cadının sabrı taşmış. “Şişman, zayaf fark etmez. Bugün Hansel böreği yapacağım!” diye haykırmış Gretel’e. “Fırına bak bakalım hamur kıvama gelmiş mi!” Korku içinde yaşamasına rağmen Gretel’in de Hansel gibi hâlâ aklı yerindeymiş. Cadının onu fırına iteceğini anlamış.

“Başımı fırına sokamıyorum! Hamuru göremiyorum!” diye sızlanmış. Cadı elinin tersiyle Gretel’i hızla kenara itmiş ve başını fırına sokmuş. Gretel bütün gücünü toplayıp yaşlı cadıyı fırının içine itmiş, sonra da arkasından kapağı kapamış.

Hansel & Gretel

Hansel böylece kurtulmuş, ama hâlâ eve nasıl gideceklerini bilmiyorlarmış. Tekrar ormana dalmışlar. Bir süre sonra karşılarına bir dere çıkmış. Bir ördek önce Hansel’i sonra da Gretel’i karşı kıyıya geçirmiş. Çocuklar birden bulundukları yeri tanımışlar. Hızla evlerine doğru koşmuşlar.

Onları karşısında gören babaları çok mutlu olmuş. Sevinç gözyaşları içinde, onları ormanda bıraktıktan kısa bir süre sonra o acımasız üvey annelerinin ailesinin yanına gittiğini söylemiş. Yaptıkları için üzüntüden nasıl kahrolduğunu anlatmış.

Babalarını bir sürpriz daha bekliyormuş. Hansel ceplerinden, Gretel de önlüğünün cebinden cadının evinde buldukları altın ve elmasları çıkartmışlar. Ailenin tüm sıkıntıları sona ermiş böylece. O günden sonra da ömürlerini mutluluk içinde sürdürmüşler.

kurbağa prens

KURBAĞA PRENS


Bir zamanlar yedii güzel kızı olan bir kral varmış. Bu kızların en güzeli en küçük olanmış.Güzel günlerde sarayın yakınındaki serin gölün kıyısında altın topuyla oynamaya bayılırmış. Bir gün kız topunu havaya atmış ve beklenmedik bir şey olmuş. Top göle düşmüş! “Topum gitti!” diye ağlamış kız. “Ben senin topunu getiririm,” demiş gölün kıyısındaki küçük bir kurbağa. “Ama benimle arkadaş olacağına, yemeğini paylaşacağına ve geceleri yatağına alacağına söz verirsen, ” diye devam etmiş kurbağa. “Tamam ” demiş kız. Ama kurbağa suya dalıp kızın topunu ona gerir vermez koşarak saraya dönmüş.

Akşamleyin kral ve ailesi sofraya oturmuşlar. Tam yemeğe başlamak üzerelerken kapıdan bir vraklama sesi gelmiş. Küçük prenses duymazdan gelmeye çalışmış. Ama kral meraklanmış. ” Kim o?” diye sormuş. Prenses bunun üzerine kurbağaya verdiği sözü babasına anlatmış. ” Söz sözdür kızım,” demiş babası. Böylece prensesin nefret dolu bakışlarına rağmen kurbağaya sofrada yer verilmiş.

Yemekten sonra kız tek başına yatağına yönelmiş. Kurbağa masadan, ” ya ben ne olacağım? ” diye vraklamış. Kral kızına, “Verilen sözlerle ilgili söylediklerimi unutma” demiş.Prenses kurbağayı yanına alıp odasına götürmüş ve bir köşeye bırakmış. ” Yastığına gelmek isterim demiş,” kurbağa. Prenses gözyaşları içinde kurbağayı yastığına bırakmış.


Tam o anda kurbağa yakışıklı bir prense dönüşmüş. “Korkma, ” diye gülümsemiş. ” Bir cadı beni kurbağa yapmıştı ve bu büyüyü ancak bir prenses bozabilirdi. Umarım arkadaş olabilirz. Hem bak artık bir kurbağa değilim.” Prens ve prenses çok geçmeden evlenmişler ve düğünlerinde tabii ki bazı yeşil dostlarını da davet etmeyi unutmamışlar.



kibritçi kız

KİBRİTÇİ KIZ


Bir yılbaşı gecesiydi. Dondurucu, kavurucu bir soğuk vardı. Yoldan geçenler paltolarının yakasını kaldırmışlar, atkılarına bürünmüşler, hızlı hızlı yürüyorlardı. Kimi evine geç kalmış, acele ediyor, kimi bir eğlence yerine gidiyordu.

Çocuklar koşuyorlar, birbirlerine kartopu atıyorlardı. Gecenin zevkini en çok onlar çıkarıyorlardı. Kahkahalarla gülüyorlar, sevinçle haykırıyorlardı.

Yalnız bir çocuk vardı ki gelip geçenler onun farkında değillerdi. Ufak bir kız çoçuğu. Başı açık, elbisesi yama içinde, yoksul bir kızcağız. Bir kapının önüne büzülmüş, çıplak ayaklarını altına almıştı. Soğuktan morarmış tir tir titriyordu. Üzerinde oturduğu taş basamakta buz gibiydi.


Yavrucağız da sanki donmuş, bir buz parçası kesilmişti.

Geniş bir mukavva kutunun içine sıralanmış kibrit kutularına bakarken gözleri yaşarıyordu.

Evet, bu bir kibritçi kızdı. O gün bir tek kutu kibrit bile satamamıştı. Satsa, bir kaç kuruş para kazansa, kalkıp evine gider, annesiyle birlikte hiç olmazsa bir kase sıcak çorba içerdi. Gidemiyordu, çünkü o gün hiç kibrit satamadığını annesine söylemekten çekiniyordu. Soğuktan, üzüntüsünden titreyen kısık,incecik sesiyle “Kibrit var, kibrit”diye bağırıyordu. Sokaktan geçenlerin hiçbiri başını çevirip bakmıyordu…

Ah hiç olmazsa ayaklarında terlikleri olsaydı! Biraz önce, sokak sokak dolaşırken, hızla geçen bir arabanın önünden kaçmış, kaçarken terlikleri ayağından fırlamıştı.

Karşı kaldırıma geçtikten sonra, dönüp bakmış hınzır bir çocuğun terlikleri kapıp kaçtığını görmüştü. Arkasından seslenmişti ama, çocuk alaylı alaylı seslenerek koşa koşa uzaklaşmıştı.

Kibritçi kız bunun üzerine bir kapının girintisine sığınmış, oracığa kıvrılıp oturmuştu.

Parmakları donmuş, sızlamaya başlamıştı. Kızcağız bu acıya dayanamadı, kutulardan birini açıp bir kibrit çıkardı. Parmakları uyuşmuştu, kibrit çöpünü elinde güçlükle tutuyordu. Eli titreye titreye çöpü duvara sürttü. Kibrit birden alev aldı; tatlı, yumuşacık, turuncu bir alev.

Zavallı kız, kibriti bir elinden öbür eline geçirerek, parmaklarını ısıttı. İçi de ısınmıştı. Sanki gürül gürül yanan bir ocağın karşısındaydı. Gözleri aleve dikilmiş, düşlere dalmıştı: Güzel bir odada, büyük bir ocağın karşısında oturuyordu. Arkasında kalın bir yünlü hırka, ayaklarında kürklü terlikler vardı.

Isınmış, terlemeye bile başlamıştı… Derken kibrit sönüverdi. Kibritin sönmesiyle, o tatlı düşlerde sona ermişti. Kızcağızın parmakları yeniden donmaya, sızlamaya başlamıştı.

Bir kibrit daha yaktı. Bu sırada soğuk bir rüzgar esti. Kız kibrit sönmesin diye, duvardan yana döndü. Öbür elini aleve siper etti. Aleve bakarken, karşısındaki duvar sanki eridi, birden açıldı, içerisi göründü. İçeride geniş bir oda vardı. Kar gibi bembeyaz örtü yayılmış bir masanın üzerine tabak tabak yiyecekler dizilmişti. Sofrada gümüş şamdanlar yanıyor, odayı gündüz gibi aydınlatıyordu. Kızcağız’ın gözleri sofranın ortasında, büyük bir tabağa konulmuş, nar gibi kıpkırmızı kaz kızartmasına dikilmişti. Ağzı sulandı. Elini oraya doğru uzattı. Kibrit yana yana sonuna gelmişti, parmağını yakıyordu. Kızcağız çöpü yere atıverdi. Atmasıyla birlikte, yılbaşı sofrası siliniverdi, gözlerinin önüne taş duvar yeniden dikildi.

Üçüncü kibrit daha fazla düşler yarattı:Bir yaz gecesi…Kibritçi Kız kırda bir ağacın altına oturmuş, yıldızlara bakıyor. Gece olduğu halde hava sıcak. Altındaki toprak, gündüz güneşten ısınmış, fırın gibi yanıyor… Küçük kız gözlerini yıldızlardan ayıramıyordu. Uzaktan uzağa gece kuşları ötüyor, kurbağalar bağrışıyordu.

Derken bir yıldız kaydı, gökyüzüne geniş bir yay çizerek uzaklaştı, söndü. Kızcağız: ‘işte, biri daha öldü’ diye mırıldandı. Bir gün, ninesi söylemişti: Her yıldız düştükçe yeryüzünden biri ölürmüş… Ninesini bir daha görebilmek için bir kibrit daha çaktı. Soğuktan kaskatı kesilmiş, beyni durmuştu. O şimdi sokak ortasında olduğunu unutmuş, düşler dünyasına dalmıştı. Kibritin alevinde yine ninesini görüyor, onun sesini işitir gibi oluyordu. İşte ninesi geliyordu. Lapa lapa yağan karların arasından bir melek gibi iniyordu… Geldi, geldi…Kollarını açtı, torununu kucakladı, aldı göklere doğru götürdü…

Ertesi sabah, yoldan geçenler, bir evin basamağında donmuş kalmış kızcağızın ölüsünü buldular. Yanı başında bir sürü boş kibrit kutusu vardı.

-Zavallı kız ısınmak için bütün kibritlerini yakmış dediler… Bu kibritlerin alevinde onun ne düşler gördüğünü bilemezlerdi ki.

Yazan:Hans C. Andersen,

Andersen Masalları, Remzi Kitabevi



tavşan ile kaplumbağa

TAVŞAN İLE KAPLUMBAĞA





Tavşanın birisi çok övünüyormuş.

- Bu ormanda benden hızlı koşan yoktur. Varsa gelsin yarışalım diye söyleyip geziyormuş. Kaplumbağa bir gün:

- O kadar böbürlenme kendine de o kadar güvenme. Ben senden daha hızlı koşarım.İstersen

yarışalım, demiş .

Tavşan kaplumbağanın bu sözlerine kahkahalarla gülerek:

- Sen mi benimle yarışacaksın. diyerek alay etmiş. Ama yinede yarışı kabul etmiş.


Yarışın başlangıç ve bitiş yerlerini belirlemişler,yarış başlamış.

Tavşan çok hızlı başlamış. Ama biraz ileriye gidince geri dönüp bakmış ki tavşan, kaplumbağa hiç görünmüyor. Yatmış bir ağacın dibine uyumuş. Uyandığında. , bakmış ki kaplumbağa yarışı bitirmek üzere.

Tavşan koşmuş fakat kaplumbağa varış yerine ondan önce ulaşmış.

Kaplumbağa tavşana:

“ Hiçbir zaman kendini başkalarından üstün görme.

Sen, uyudun, Ben çalışarak seni geçtim”demiş …

korkak fare

KORKAK FARE





Lion Paper Bag Puppet Craft

Bir varmış bir yokmuş,evvel zaman içinde ormanın birinde şirinmi şirin bir fare yaşarmış

Yoksul fare koca ormanda hep korku içinde yaşarmış. Tilkiden korkar, kurttan ödü kopar, en çok da yaban kedisini görünce dehşete düşermiş. Bırakın bu yabani hayvanları, çevresinde bir dal çıtırdasa yüreği ağzına gelir, korkudan bayılacak gibi olurmuş.

Fare artık bu korkuya dayanamayacağını anlayınca ormanın kralı asşana gitmiş:

“Haşmetmeap” demiş, sizden haddim olmayarak küçük bir ricam olacak. Şu ormandaki bütün hayvanlararasında en zavallısı benim. N ekadar kötü bir kaderim var! bütün ömrüm titremekle geçiyor. Bir yaprak düşse dizlerimin bağı çözülüyor. Bu korkuya artık dayanabilmem imkansız.

Sen bu koca ormanın kralısın. Senin kükremen bile hrekesi dehşete düşürmeye yetiyor. Beni koruman altına alabilirsin. Bu kadar geniş mağarada yaşıyorsun. Beni de buraya kabul et lütfen. Sana hiç bir rakatsızlık vermem. Ayaklarının altında dolaşmam, sesimi bile çıkarmam. Bir köşede otururum. Varlığımla yokluğumu anlamazsın bile.”




Aslan tüm bu anlatılanları sesini çıkarmadan dinliyormuş. Farecik aslanın bu tumunu kendisi için olumlu görmüş. Ormanların kralı ricasını kabul edecek sanmış. Biraz daha ısrar ederse bu iş olacak diye düşünmüş:

“Ben sizin bu iyiliğinize layık olamadığımı biliyorum, ama kim bilir, ne kadar işe yaramaz gibi görünsem de, belki bir gün bir işinize yararım. Size olan borcumu ödeyebileceğim bir fırsat çıkar bir gün.”

Aslan çok sinirlenmiş. Öfkeden gözleri çakmak çakmak olmuş:

“Bak sen terbiyesize!” diye kükremiş. “Sen kendini ne sanıyorsun. Ben gibi koca bir kral senin gibi bir bücüre mi muhtaç olacak! Senin gibi bir böcek hayatta bana ne fayda getirir! Defol başımdan. Seni bir pençe darbesiyle duvara yapıştırmadığım için de hayatın boyunca bana dua et!”

Farecik öyle korkmuş ki, o korkuyla bütün ormanı bir nefeste koşup başka bölgelere taşınmış. Bir deliğe girip oradan uzun bir süre çıkmamış.

Aslan ise bir süre daha farenin kendini bilmezliğine sinirlenmiş, sağa sola sataşmış. Ama nihayet sakinleşmiş. Karnının acıktığını hissedip ava çıkmış. Fakat yolunun üzerinde üstü örtülmüş bir tuzak varmış. Çukuru fark etmediğinden içine düşüvermiş. Ama kral aslan bu,öyle çukurlaradüşüp kalır mı? Bu nedenle de korkmamış. Yukarıya hamle yapıp atlamaya hazırlanırkeni çukurun içinde bulunan ağın bütün vücudunu kapladığını hğisstemiş. Bir kez daha hamle yapmış , ama nafile! Ağ inceymiş, fakat çok sık dokunduğundan aslanın bile koparamayacağı kadar sağlammış. Bütün gün kendini kurtarmak için çalışan aslan akşama doğru buradan çıkamayacağını anlamış.

“Ah benim aptal ve gururlu kafam” diye düşünmüş. “Eğer bu sabah o fareyi kendime küstürmeseydim, o keskin dişleriyle bu ağı keser, beni ölümden kurtarırdı! Oysa şimdi burada öleceğim ve bunun nedeni de benim! Başkalarını küçümsemeseydim, herkesin kendince bir işe yarayabileceğini kavrasaydım yaşıyor olacaktım!”

masal nedir

MASAL NEDİR ?

Masallar olağanüstü öğe, kahraman ve olaylara yer veren öykülerdir. Masal terimi öncelikle, Sindirella, Çizmeli Kedi gibi sözlü geleneğin ürünleri olan halk öykülerini kapsar. Ama sözlü gelenekle ilişkisi olmayan edebi yönü ağır basan bazı eserler de bu türün içinde yer alır. Halk masalları 4 temel grupta toplanır. Hayvan masalları, olağanüstü ve gerçekçi masallar, güldürücü öyküler, zincirlemeli masallar.

Hayvan masalları genellikle kısa masallardır. Lafontaine masalları bu türün en güzel örnekleridir. Şeyhi’nin Har-name adlı eseri de Divan edebiyatındaki hayvan masalları türüne örmek gösterilebilir.

Olağanüstü masallarda, olağan varlıkların yanı sıra cin, peri, dev, ejderha gibi olağanüstü varlıklara da yer verilir. Gerçekçi masalların başlıca kahramanları ise padişahlar, vezirler, prenses ve prensesler, zenginler, hırsızlar ya da haydutlar gibi gerçek hayattaki kişilerdir.

Güldürücü masallar okuyan ve dinleyeni eğlendirmeyi amaçlayan masallardır.

Zincirleme masallarda sıkı bir mantık bağıyla birbirine bağlanan, küçük ve önemsiz bir dizi olay ard arda sıralanır.

ÇOCUK GELİŞİMİNDEKİ ETKİLERİ
Masal ya da öykü anlatmanın doğal yolla sözel dili öğretme tekniği olduğuna dikkati çeken uzmanlar, öykü ya da masal dinleyen çocukların iletişim becerilerinin daha hızlı gelişeceğini, soyut kavramları daha iyi öğreneceğini ifade ederler. İletişim becerileri dinlemeyi, anlamayı ve konuşmayı içerir "Masal ya da öykü dinleme yoluyla çocuklar dinlemeyi, anlamayı ve konuşmayı iyi öğrenirler. Sözcükler, söz dizimi kuralları, vurgu ve konuşma hızı, sözlü iletişimin vazgeçilmez unsurlarıdır. Öykü ve masal anlatımında sözcüklerin doğru telaffuzuna, söz dizimi kurallarına, vurgulara, çocuğun yaşına bağlı dil gelişimi özelliklerine, jest ve mimikleri uygun kullanmaya, uygun konuşma hızı ile anlatmaya özen gösterilmeli. Bu yapıldığında çocukların konuşma gelişiminde çocukların konuşma gelişiminde önemli ilerlemeler görülür. 4-6 yaşları kapsayan çocukluk döneminde masal ya da öykü anlatımı, sözel dilin gelişimindeki ilerlemelerin yanı sıra iyi kötü, güzel çirkin, doğru yanlış, suç ceza ve başarı ödül, dürüstlük hakkaniyet gibi kişilik gelişiminin parçası olan soyut kavramları öğrenmelerini de sağlar."

Masal ya da öykü anlatmakla çocukla kurulan sözel iletişimin sonucu sevgi ve güven gibi çocuğun temel gereksinimlerinin karşılanmasına olanak sağlar, gecikmiş konuşma telaffuz bozukluğu ve kekemelik gibi konuşma bozuklarının düzeltilmesi amacıyla da masal ya da öykü anlatma çalışmalarından yararlanılabileceğine dikkat çekilir.masal ya da öykünün korku ve şiddet unsurlarından mutlaka arındırılması gerekir.

13 Haziran 2008 Cuma

sulu balon

SULU BALON

Sulu balon otuzlu yaşlardaki herkesin hatırlayabileceği bir oyundur. içinde barındırdığı heyecan ve mizah duygusu nedeniyle vazgeçilmezlerimizden biriydi. Yaz sıcaklarında doya doya oynadığımız, sonunda yansanızda serinlediğinizle kaldığınız bir oyundu. Annelerimizin oynamamıza çok kızdığı ancak bizlerin her şeyi göze alarak oynadığımız o kadar eğlenceli bir oyundu sulu balon.

Oyunun kuralları çok basittir. Ve eli balon tutabilecek herkesin oynayabileceği bir oyundur.Mahallenin üç beş çocuğu aralarında topladıkları bir miktar para ile koşa koşa bakkala gider birkaç tane balon alırlardı. Sonra balonun birini epey ağırlaşıncaya kadar su ile doldururlar. Su dolu balonun ağzı güzelce düğümlenir ve suyun akmaması sağlanır. Sonra oyunu oynamak isteyen çocuklar bir halka oluştururlar. oyunun kimden başlanacağının belirlenmesi için kısa çöp çekilir. Kısa çöpü çeken oyuna başlardı. Elindeki su ile şişirilmiş balonu halkadaki çocuklardan birine atar. Kendisine balon atılan çocuk balonu yakalamış ve kucağında patlamamışsa halkadaki seçtiği başka birine atar. Bu iş balonun birinin kucağında ya da ayaklarının dibinde patlamasıyla bir son bulurdu. Kucağında balon patlayan şanslı çocuk sırılsıklam olur oyundan elenirdi. Islak fare diye kendisiyle dalga geçilmesinden kurtulamazdı. Annesinden ve babasından yiyeceği azar da cabasıydı.

Hemen yeni bir balon su ile doldurulur ve oyuna tekrar başlanırdı. Kucağında sulu balon patlayan oyundan elenir, oyun tek kişi kalıncaya ve oyunu biri kazanıncaya kadar devam ederdi. Geride biri kuru diğerleri ıslak ve onların birbirleriyle alaylı gürültüleri kalırdı.

Yaz sıcaklarında ıslanarak bizi serinleten bu oyun sonunda kimi zamanlar üzerimdeki giysileri dışarıda boş bir arazide kuruttuktan sonra eve gittiğimi halen hatırlarım.

okul öncesi egzersiz ve hareket eğitiminin önemi

OKUL ÖNCESİ EGZERSİZ VE HAREKET EĞİTİMİNİN ÖNEMİ

Hayatımıza teknolojinin girdiği günden beri hareketlerimiz değişmeye başlamıştır. Semt pazarlarında alışveriş yapabilmek için uzun yürüyüşler yaptığımız günlerin yerini, koltukta otururken marketlere sipariş verdiğimiz sanal dünyanın monotonluğu aldı. O kadar az hareket eder olduk ki, artık vücut ve ruh sağlığı ile ilgili sorunlar yaşar duruma geldik. Yürümek, koşmak, sıçramak, tırmanmak, atmak vb. pek çok hareket hayatımızdan kayıp gidiyor.

Çocukların bedensel gelişimlerinin somut olarak gözlenebildiği okul öncesi dönemde, onların hareket gelişimlerini destekleyebilecek nitelikte etkinlikler de yapılmalıdır.
Okul öncesi dönemde, çocuğun tüm gelişim süreçlerinin desteklenmesi onun sağlıklı bir birey olmasında en önemli etkenlerden biridir. Bu dönemde, bedenin ve buna bağlı olan hareketlerin gelişimi, gerek ev gerekse okul eğitiminde en çok ihmal edilen konulardan biridir. Özellikle şehirlerde yaşayan çocuklar için ev ortamında çok sınırlı hareket imkanı vardır.
Eğitim kurumlarında, çoğunlukla zihinsel gelişimi destekleyen eğitim programlarının uygulandığı dikkati çekmektedir. Oysa, bedenini doğru bir şekilde kullanabilen, hareketlerini uygun bir şekilde kontrol edebilen bireyler, kişilik gelişiminin temel öğesi olan öz güveni kazanmayı da başarabilir.
Çocuğun okul öncesi hareket gelişimi ileri düzeyde sporla bağlantılı becerilerin temeli olmasından dolayı çok önemlidir. İki yaşından yedi yaşına kadar olan çocuklar koşmak, atlamak, zıplamak, fırlatmak, yakalamak gibi temel hareket etkinlikleri yaparlar. Temel hareket becerilerini uygulamada başarısızlık duygusu, çocuk üzerinde uzun süren olumsuz etkiler gösterebilir. Bu becerilerin yokluğu, çocuğu grup oyunlarına ve okul yıllarından yetişkinliğe kadar diğer sporlara katılmaktan alı koyabilir. Çocuk hareket etmeye yönlendirilmelidir. Hijyenik önlemlerin sağlandığı risksiz bir ortamda çocuğa hareket serbestisi sağlanmalıdır.

KÜÇÜK ÇOCUKLARIN EĞİTİMİ
Genel olarak küçük çocukların eğitimi, aile tarafından ele alınmaktadır. Yakın bir zamana kadar okul öncesi çocuklara ev dışında az bir eğitim gösterilmiştir. Ancak batı toplumlarında 5 – 6 yaşta başlayan eğitim uygulaması, eski Sovyetler Birliğinde 2 yaşında başlatılmakta idi.
Bizler genelde çocukların eğitiminde evlerin sorumlu olduğunu düşünmüşüzdür. Fakat toplumumuzun sosyal ve kültürel yapısındaki hızlı değişmeler, erken yaştaki öğrenmenin daha sonraki yıllarda gelişmeye olan katkısı, eğitime başlama yaşının yeniden ele alınmasını gündeme getirmiştir. İnsan kendi doğasını dıştaki doğayla, nesnelerle ve canlılarla hareket ederek açığa çıkarır.
Artık ülkemizde de kadın, sadece evle ilgilenmek değil, üretken olmak da istiyor. Bu durumu ekonomik koşullarda zorlamaktadır. Kadınların iş hayatına atılmaları gittikçe artan sayıda çocuğun anaokulu programlarına veya günlük bakım formlarına yazılmasına neden olmuştur.
Jean Piaget küçük yaşlardaki potansiyelin daha sonraki davranışın belirleyicisi olarak görülmesine öncülük etmesi, önce Amerika’da sonra diğer ülkelerde erken yaşta yapılan eğitime olan ilginin artmasına neden olmuştur. Çocuk gelişim programları, çocukların fiziksel ve zihinsel ihtiyaçlarını karşılayarak bu çocukları okulda başarılı olacak şekilde hazırlamaktadır.
Anaokulları:
Anaokulları günlük bakım merkezleri ile karıştırılmamalıdır. Günlük bakım merkezleri çocukların gün içindeki korundukları ve ihtiyaçlarının karşılandığı yerlerdir.
Anaokulları ise çocukların kognitif (düşünsel ve harekete dayalı)) ve efektif (duygusal ve ruhsal) gelişimini artırmak için kurulmuşlardır. Anaokulu okul öncesi eğitimin temel formu olan eğitimsel bir deneyimdir.başlangıçta ana okulları yüksek okul ve üniversiteler tarafından laboratuvar okulu olarak ele alınmış, öğretmenler için eğitim veya test zemini olarak kullanılmışlardır. Böylece okul öncesi çocukların doğası ve karakteristikleri hakkındaki sezgilerimizin artırılmasına katkı sağlamışlardır. Hala birçok anaokulu uygulama okulları olarak görev yapmaktadırlar.
Geleneksel anaokullarında çocuğun düşünsel efektif gelişimi ele alınırken;modern anaokullarında hem düşünsel efektif gelişime hem de kognitif hareketsel gelişime önem verilerek bir denge sağlanmış olunur.

OYUNUN SOSYAL GELİŞİM ÜZERİNE ETKİSİ

Yaklaşık olarak dokuz yüzyıl önce yaşmış olan İbni Sina oyunu çok seven bir insanmış. Çocukluğunda bir gün oynarken yaşlı bir adam, “Sen çok akıllısın, ileride bilim adamı olacaksın, sana oyun yaraşır demiş. Derslerine çalış dediğinde, henüz çocuk olan İbni Sina şu cevabı verir; her yaşın bir hali vardır. Çocukluğun yakışığı da oyundur. Her yaşın hakkı verilmelidir.”
Oyun çocukluğun yakışığı olduğu kadar gereğidir de. Çocuk hayatı oyun içerisinde tanır. Aileden getirmiş olduğu özellikleri oyunda test eder ve şekillendirir. Almış olduğu eğitimi oyuna yansıtır. Oyun kazanılan olumlu niteliklerin pekiştirildiği, olumsuz özelliklerin değişime uğradığı bir deneme alanıdır.


BEDEN EĞİTİMİ VE SPOR KAVRAMLARINDA DEĞİŞİK YAKLAŞIMLAR

Beden Eğitimi Kavramı:
-Bedensel etkinlikler aracılığı ile eğitimdir. Öyleki rekor kırma ve şampiyon olma amacı gütmez. Rekabete dayalı değildir. Sonucunda para kazanma unsuru gütmez.

-Organizmanın bütünlüğü ilkesine dayalı tüm kişiliğin gelişmesidir. Genel eğitimi tamamlayan ayrılmaz bir parçadır. Sağlıklı, güçlü ve mutlu olma, dengeli kişilik, toplumsallaşma, kültürleşme eğitimidir. Yenme ve yenilme kaygısı yoktur ve uygulaması eğlendirir.

Spor Kavramı:
1- Spor saldırganlığın tamponudur.
“İnsan doğasında bulunan saldırganlığın sağlıklı ve barışçı bir emniyet subabı, bu güdüyü denetim altına alan uygun bir dostça rekabet ortamı, savaşında ikamesidir” (LORENZ).

2- Spor bireyin ruh ve beden sağlığı içindir.
“Bireyin ruh ve beden sağlığını güvence altına alan, topluma uyumunu sağlayan, günlük yaşamın gerginlik ve sürtüşmelerini bastıran bir araçtır.”

3- Spor savaşa hazırlamak içindir.
“yurtsever, hiyerarşik ve otoriter bir devlet eli ile ulusal birliği örgütleyen bir eğitim aracı. Gerçek işlevi gençleri savaşa hazırlamaktır. (EİSENHOWER) para-militer yaklaşım.

4- Spor kitlelerin afyonudur.
“Sporu kitleleri uyutma aracı” olarak ve fanatik milliyetçiliğin üstü örtülü görünümü olarak göstermektedir. Franko’nun Barnebau stadı için “bana 150 bin kişilik bir uyku tulumu yapın” sözü simgeler. Portekizin 3 f’si. Fiesta, fadima, futbol...
Sporun doğasında rekabet vardır. Performansın en yüksek seviyede ortaya konulması için organizmaya ağır yükler bindirir. Para kazanma unsuru vardır. Yenme ve yenilme unsuru vardır. Uzun ve yoğun süren antrenmanlar acı verici olabilmekte sporcu sakatlanma riski ile karşı karşıya gelebilmektedir.


GELİŞİM ÇAĞINDAKİ ÇOCUKLARA EGZERSİZ YAPTIRIRKEN DİKKAT EDİLECEK
HUSUSLAR

-Egzersize başlamadan önce ısınma tam olarak gerçekleştirilmeli; yaralanmaların önüne geçmek için ortamdaki hijyen faktörlerin çevre ve kullanılacak malzemelerin düzenlenmesi sağlanmalıdır.
-Uzun süren egzersizlerden kaçınılmalıdır.
-Egzersizler genellikle oyun formunda olmalıdır
-Gerekli dinlenme aralığı verilmelidir. (Tam dinlenme)
-Eklemlerine yük bindirecek ve zedeleyecek antrenman formlarından ve uygulamalardan kaçınılmalıdır. (deep jump gibi).
-Tek yönlü çalışmalardan kaçınılmalıdır. Bir kol çalıştırılıyorsa diğer kolda çalıştırılmalıdır gibi.
-Ağırlık kullanılmaksızın kendi vücut ağırlığı ile beden farkındalığını geliştirecek hareketler seçilmelidir.
-Egzersizler yorucu olmamalıdır.
-Egzersiz sonunda çocuğun oynaması için süre tanınmalıdır.






Kaynaklar:
-ÇOCUK VE SPOR; YRD DOÇ MEHMET İNAN,
-UYGULAMALI HAREKET EĞİTİMİ; YRD DOÇ MEHMET İNAN,
-OKUL ÖNCESİ VE İLKOKULLARDA HAREKET GELİŞİMİ VE SPOR; PROF DR SAMİ MENGÜTAY
HAZIRLAYAN : YAKUP KAMİL ARPAG UZMAN EĞİTMEN (Marmara Üniversitesi Beden Eğitimi ve Spor yüksek Okulu’ndaki bilgilerini sitemizde bizimle paylaşan Yakup Kamil Arpag’a çok teşekkürler )

çelik çomak oyunu

ÇELİK ÇOMAK

ilgili jenerasyona dahil herkesin çocukluğunda mutlaka oynadığı ve akla geldikçe, geçmişe dair ağızda mayhoş bir tat bırakan unutulmaz bir çocukluk oyunudur. Kuralları mahalleden mahalleye değişiklik gösterir. Her mahallenin her çocuğun farklı kuralları olsa da temeli aynıdır. Oyunun oynanabilmesi için açıklık alan gereklidir. Zaten günümüzdeki yapılaşmanın yok ettiği açık alanlar bu oyunun sonunu hazırlamıştır.

İki takım halinde oynanır. Her takımda iki yada üç kişi olur. Oyuna önce kimin başlayacağı belirlenir. Bunun için her takım kendi içinden bir oyuncu belirler. Öncelikle yere yaklaşık bir buçuk metre çapında bir daire çizilir ve dairenin içine küçük bir çukur kazılır. Seçilen takım oyuncuları sırasıyla çeliği kazılan çukurun üzerine bırakır ve ellerindeki uzun çomağın ucuyla (ucu biraz sivriltilmiş olur) çukurun üzerinde duran çeliğe alttan vurarak çeliğin havaya yükselmesini sağlarlar daha sonra havaya yükselen çeliğe olabildiğince hızlı vurarak mümkün olan en uzak mesafeye atmaya çalışırlar. Çeliği en uzağa atan oyuncunun takımı oyuna başlar. Kazanan takıma A takımı diyelim. Diğer takım oyuncularına da B takımı diyelim.

uzun bir sopa (bir metre kadardır çomak denir) ve kısa bir sopa (20-25 cm çelik denir) ile oynanır. A takımından bir oyuncu uzun sopa ile yere çizilmiş olan halkanın başında durur. uzun sopayla kısa sopaya (çelik) vuruş yaparak kısa sopayı olabildiğince uzak bir noktaya atmayı amaçlar. B takımı oyuncuları da atılan kısa sopayı ilk önce havada yere düşmeden yakalamayı amaçlarlar. Eğer havada yakalamayı başarırlarsa A takımından atışı kullanan oyuncu elenmiş olur. Buna ölü oyuncu denir. Bu durumda atış A takımından başka bir oyuncu ile devam eder. Eğer çelik havada yakalanamamışsa B takımından bir oyuncu çeliği yerden alır ve halkanın içine bulunduğu mesafeden atmaya çalışır. Bu sırada A takım oyuncusu da elindeki çomakla çeliğin halka içine düşmesine engel olmaya çalışır.B takım oyuncusunun en fazla iki hakkı vardır. Halkanın içine atmayı başarırsa atışı kullanan A takımı oyuncusu oyundan elenmiş olur. Halkanın içine atmayı başaramazsa bu sefer B takımı oyuncusu elenir.
Oyun bu şekilde,her takımın rakip takımı oyuncularının tamamını elemeye çalışmasıyla devam eder.Başaran oyunu kazanmıştır. sonuç olarak iyi olan kazanır.

Küçükken deliler gibi oynadığımız, zevkli gelse de aslında tehlikeli olan bir oyun. Arka mahalle çocukları olarak gazozuna oynadığımız uğruna yüzümüzü gözümüzü yaraladığımız unutulmaz bir oyundu çelik çomak. (Yazan : Kenan Bilgili)


Notlar:
- 2 takım halinde oynanır.
- Takımlar en az 2 kişiliktir.
- ucu sivriltilmiş bir çomak(1 metre kadar)
- 20-25 cm kadar kısa sopa (çelik)
- yere 1,5 çapında daire çizilir
- dairenin içine bir yumruk kadar bir çukur kazılır.

12 Haziran 2008 Perşembe

eski çocuk oyunları

ESKİ ÇOCUK OYUNLARI

Yıllar önce şehirlerarası bir otobüs yolculuğunda sormuştum babama. “çocukken ne oyunlar oynardınız ? diye . Öğrenciydim ve üniversiteye kayıt yaptırmak için Ankara’ya gidiyorduk. İstanbul Ankara seferini yapan Mavi Trendeydik ve uzun uzun konuşacak zamanımız vardı. babam çocukluğunun geçtiği bir Anadolu köyünde arkadaşlarıyla oynadığı oyunlardan bahsederken bu oyunların bazılarının günümüzde dünyaca bilinen beyzbol, çim hokeyi gibi spor dallarına benzediğini fark edince epey şaşırmıştım.

Belki yıllar sonra, bu yazıyı yazdığım tarihte (26.11.2007) dünyadaki 15. aynı doldurmuş olan oğlum Anıl Deniz, bir tren yolculuğunda yukarıda babama sorduğum soruyu bana soracak. İşte bu nedenle bu soru karşısında sessiz kalmamak veya hiç bu soruyu duyamama riskine karşılık çocukluğumda arkadaşlarımızla oynadığımız oyunlardan bahsetmek için bu sayfayı düzenlemeye karar verdim.

Çocukluğumun geçtiği İstanbul’un kenar mahallelerinden biridir Gazi Mahallesi. Arkadaşlıkların özellikle mahalle arkadaşlıklarının önemli olduğu zamanlardı. Her mahallenin bir futbol takımı olur, her takımın bir adı olurdu. Her oyuncunun da dünyaca ünlü bir lakabı olurdu. Ardiles Arda, Kempes Kemal, Zico Ziya , Rossi Rıza, Platini Bahattin , Rummenige Remzi, Tardelli Tarık, Eusebio Yusuf ve Dino Zoff Zafer şimdi hatırladıklarımdı. Herkes adına yakışır oynar onun kimliğine bürünürdü adeta. Mahalleler arası maçlar alınır,sıkı turnuvalar yapılırdı. Dostlukla biterdi karşılaşmalar çok nadiren kavga olurdu. Şu an zorladım hafızamı da akla gelecek ciddi bir kavga gelmedi aklıma doğrusu. Hepsini hoş anılarla acımtırak bir hüzünle anıyorum şimdi.

Misketleri olurdu her çocuğun. Rengarenk ışıl ışıl ,pırıl pırıl en zor bulunan renkleri saklardım hep. Onların ayrı bir yeri olurdu benim için. Bazı yerlerde bilye bazı yerlerde camgöz dendiğini duymuştum. Evin çatısında gizli yerlerim olurdu. Kimse bilmezdi benden başka. Her çocuğun böyle gizli yeri vardı mutlaka. Misketlerini ve oyun malzemelerini saklamak için gerekliydi böyle yerler. Cam kavanozlara doldurur kaldırırdım çatıya. En çok oynadığımız oyunlar baş vurmaca, kafa karış, beş çukur şimdi aklıma gelenlerdir. Bu misketler arasında en değer verilen bir misketi olurdu her çocuğun. Kaflik derdik ona. Eldelik diyen arkadaşlar da olurdu. Özel bir yeri ve kişiliği vardı sanki kafliğin. Diğer misketler çatıya kalksada kaflik hep cepte taşınırdı.

Kibrit kutularının geniş yüzeylerini keser biriktiridik. Misketlerden sonra oynadığımız önemli bir oyundur. desen desen, şekil şekil,renk renk olurlardı. Cezbederlerdi bizi adeta. Her çocuk elindeki kibrit kağıdını sırayla yere açar, aynı deseni denk getiren yerdeki tüm kibritleri alırdı.şimdiki pişti gibiydi yani. Torbalarda çatı aralarına kalkardı onlarda, sonraki oyuna kadar.

Birdirbir, istop,mendil kapmaca, köşe kapmaca çelik çomak, sulu balon oynadığımız oyunlardan şimdi aklıma gelenlerdir. Her mahallenin çocuklarının bir buluşma yeri vardı mutlaka. İletişim araçlarının yaygın olmadığı zamanlarda herkes mahalle arkadaşını nerde bulacağını bilirdi. Zamanla davranışsal olarak yerleşen doğal bir randevulaşma sistemi gelişmişti.

Kısaca yukarıda anlatmaya çalıştığım oyunların nasıl oynandığına ilişkin detayları bu sayfada bulacaksınız. Şimdi Anıl Deniz’in oynadığı oyuncaklara bakıyorum da babamdan Anıl Deniz’ e kadar oyun ve oyuncağın ne evreler geçirdiğini daha iyi görebiliyorum.

uçurtma uçurmak

UÇURTMA UÇURMAK

Güzel uçurtmalarımız olurdu ben çocukken. Kendi ellerimizle özene bezene yapardık. İçimizden geldiği gibi süsler, rengarenk kaplardık. En güzeli olsun diye herkes birbiriyle yarışırdı. Gökyüzüne salardık heyecanla. En uzağa gitmeli ve en yükseğe çıkmalıydı. Her çocuk bunun için yarışırdı birbiriyle. Gökyüzündeki gözümüzdü sanki uçurtmalarımız. Rüzgarda dalgalanan kuyrukları saçlarımız, gövdesi gövdemizdi sanki. Yeryüzünü izlerdik büyük bir keyifle. Geniş kanatlarıyla ağır ağır süzülen gururlu birer kartaldılar sanki. Uçurtma yükseldikçe öyle ağırlaşır öyle ağırlaşırdı ki elimizle sıkı sıkı tuttuğumuz ip, havalanıp gökyüzüne gidecekmiş gibi olurduk.

Uçurtmanın ipini bir iki kulaç elimizde toplar, aniden salıverirdik. Bu hareketle uçurtmamız baş selamı vermiş gibi olurdu. Küçük dünyamızdan koca gezegene ilettiğimiz çocukça bir mesajdı adeta. Kolay iş değildi uçurtma yapmak. En önemlisi kuyruk uzunluğunu gövdeye göre ayarlamak ve denge ölçüsünü almaktı. İyi bir denge ayarı olmayan uçurtma diğerlerinin arasında hemen göze çarpardı gökyüzünde. Yanındakiler kendinden emin dolaşırken gökyüzünde, dengesi ayarlanmamış olan uçurtma oradan oraya savrulur rüzgarda, sonrada boşlukta yitip giderdi. Çok koşmuşumdur arkasından uçurtmalarımın,boşlukta yitip giderlerken.

Bazen yarışırdık arkadaşlarımızla. Uçurtmalarımızın kuyruğuna jiletler bağlardık. Gökyüzünde diğer uçurtmaların ipini, jiletli kuyrukları sürtüp kopartmaya çalışırdık. İpi kopan uçurtma rüzgara kapılıp, çok uzaklara sürüklenirdi. Sonunda uçurtması sağlam kalan kazanır, bizimle alay edercesine uçurtmasını gökyüzünde yüzdürmeye devam ederdi. Bu yarış sırasında birbirine dolanıp, büyük bir hızla yere doğru çakılan uçurtmalar da olurdu. Birbirlene sarılı dans eder gibi süzüle süzüle inerlerdi yere. Çıtaları parçalanırdı çoğunun. Ardından ağlayıp evine dönen arkadaşlarımız olurdu.

Çin’de en az 1000 yıllık bir geçmişi olan ve adına festivaller düzenlenen çok güzel bir çocukluk oyunudur uçurtma. Çocuktaki yaratıcılığı ve geniş ufukları ortaya çıkarır. Şimdi evimin penceresinden dışarıya baktığımda bırakın uçurtma görmeyi gökyüzünü bile görmekte zorlanıyorum doğrusu.
Kim bilir yıllar önce ellerimin arasından kayıp, boşlukta yitip giden uçurtmamın biri rengarenk kuyruğu ile geri döner belki , sımsıcak düşlerimin arasına.

9 Haziran 2008 Pazartesi

unicef hakkında

UNICEF KISALTMASININ AÇILIMI NEDİR?
The United Nations Children’s Fund

1946-1953 arasında ‘Birleşmiş Milletler Uluslararası Çocuklara Acil Yardım Fonu' nun kısaltması olarak ortaya çıktı.

unicef'in açılımı 1953'ten günümüze ‘Birleşmiş Milletler Çocuk Fonu' olarak gelmektedir.

1946 yılında kurulan UNICEF'in ilk adı Birleşmiş Milletler Uluslararası Çocuklara Acil Yardım Fonu'ydu. İkinci Dünya Savaşı sonrası 13 Avrupa ülkesindeki çocuklara yardım etmek amacıyla, kısa bir süre için kurulmuştu. Başlangıçta BM'in tam teşekküllü bir kolu olması düşünülmemişti, bu yüzden de UNICEF'in tek geliri hükümetlerin bağışlarıydı.

UNICEF, Birleşmiş Milletler tarafından İkinci Dünya Savaşı sonrasında, 11 Aralık 1946'da önce Avrupa, daha sonraki yıllarda ise Ortadoğu ve Çin'deki çocukların acil ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla kurulmuştur.

1950'de örgütün görev alanı genişletilerek, dünyanın gelişmekte olan ülkelerindeki çocuk ve kadınların ihtiyaçlarını karşılamak için çalışmasına karar verildi.

UNICEF 1953'te Birleşmiş Milletler sisteminin kalıcı bir parçası haline getirilerek adı BM Çocuk Fonu şeklinde kısaltıldı, ama başlangıçtaki kısaltma değiştirilmedi.

UNICEF NE YAPAR?
BM Çocuk Fonu sadece çocuklar ve onların ihtiyaçları için çalışan tek dünya örgütüdür. Halen 158 ülke ve bölgede yerli halklar ve hükümetlerle birlikte her çocuğun yeteneklerinin en üst seviyede gelişmesi için sağlık, eğitim ve koruma alanlarında uzun vadeli programlar yürütmekte ve acil durumlarda yardım çalışmaları yapmaktadır.


UNICEF NERELERDE ÇALIŞIR VE MERKEZİ NERDEDİR?
Günümüzde UNICEF 158 ülke ve bölgede programlar yürütmektedir. Örgütteki 5594 görevlinin yüzde 86'sı bilfiil programların uygulandığı yerlerde çalışmaktadır. UNICEF'in 8 bölge ofisi, 125 ülke ofisi, Floransa'da bir araştırma merkezi, Kopenhag'da depoları, Tokyo ve Brüksel'de yönetim ofisleri vardır. 37 ülkede UNICEF için gelir toplayan ve örgüt ile çalışma yaptığı konuları tanıtan milli komiteler bulunur. UNICEF'in merkezi New York'ta, Avrupa merkezi ise Cenevre'dedir.

UNICEF'İN ÖNCELİKLİ ÇALIŞMA ALANLARI NELERDİR?
UNICEF kaynaklarını 2000-2005 dönemi için belirlediği beş öncelikli alanda çocukların yaşantısını kalıcı bir şekilde iyileştirmek ve aynı zamanda da afet, felaket ve savaş durumlarında çocuklara hemen yardım götürebilmek amacına yönelik olarak kullanacaktır.



Bu beş öncelikli alan şunlardır:

Erken Çocukluk Gelişimi : Her çocuğun beslenme, temiz su, temiz çevre ve korunma ihtiyaçlarının karşılanması,

Kız Çocuklarının Eğitimi : Dünyadaki her çocuğun, özellikle de kız çocuklarının kaliteli bir ilkokul eğitimi alması,

Bağışıklama ve Daha Fazlası : Bütün çocukların önlenebilir ölüm ve sakatlıklardan korunması,

HIV/AIDS : HIV virüsü ile AIDS hastalığının yayılmasının önlenmesi ve hastalıktan etkilenmiş çocuklarla gençlerin gerekli bakımı görmelerinin sağlanması,

Çocukların Korunması : Çocukların şiddet, sömürü, taciz ve ayrımcılıktan uzak güvenli bir yaşam sürebilmeleri için her çocuğun korunmasının sağlanması.



UNICEF Türkiye Temsilciliği ile İrtibata Geçme
Birlik Mahallesi,
2. Cadde, No. 11,
06610 Çankaya,
Ankara,
Turkey

Telefon: +90 (0) 312 454 1000
Faks: +90 (0) 312 496 1461
Email: UNICEF Türkiye Temsilciliği
UNICEF Türkiye Temsilciliği




20 Kasım çocuk hakları günü

20 Kasım Çocuk Hakları Günü; çocuklara ve büyüklere haklarını hatırlatmak içindir. Aşağıda 13 Aralık 1996 yılından 1 Ocak 2007 yılına kadar Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliği yapan Kofi Atta Annan 'ın bir konuşmasını veriyoruz.

" Herhangi bir ailede, bir çocuğun diğerinden daha fazla dikkat gerektirdiği durumlar mutlaka olacaktır.

Bu çocuğun gereksinimlerine yanıt verilmesi, diğer çocukların daha az sevildikleri anlamına gelmez.

Olup biten, belirli bir anda, belirli bir çocuğun gereksinimlerinin daha öncelikli, daha kritik özellikler taşımasıdır. Her ana-baba bunun doğru olduğunu bilir ve her çocuk belirli belirsiz de olsa bu durumun farkına varır.

Aile için geçerli olan, uluslararası topluluklar için de geçerlidir. Dünyadaki her kız ve erkek çocuğun, eğitim hakkından yararlanabilmesi için bizim elimizden gelen her şeyi yapmamızı bekleme hakkı vardır. Ne var ki, birçok ülke söz konusu olduğunda, iş eğitime geldiğinde kız çocuklar en dezavantajlı konumdadırlar.

Bu yılın Dünya Çocuklarının Durumu’nda da belirtildiği gibi, milyonlarca kız çocuk hiç okula gitmemiştir, bundan daha fazla kız çocuk eğitimini tamamlamamıştır ve sayısız kız çocuk da hakları olan kaliteli eğitimi alamamıştır. Bu durumdaki milyonlarca kız çocuk toplumlarımızın kıyısına köşesine itilmektedir; yaşamları olması gerekenden daha sağlıksız, becerileri daha az, yaşamlarında pek az seçenek bulunan ve geleceğe ilişkin umutları hayli zayıf çocuklardır bunlar. Büyüyüp kadınlık dönemine geldiklerinde, içinde bulundukları toplumların siyasal, sosyal ve ekonomik kalkınma çabalarına katılma açısından hazırlıksız durumdadırlar. Bu durumdaki kadınların ve elbette çocuklarının karşılaştıkları yoksulluk, HIV/AIDS, cinsel sömürü, şiddet ve istismar riskleri de daha yüksektir.

Oysa, bir kız çocuğu eğitmek, ailenin bütününü eğitmek demektir. Bir kez daha burada da, aileler için geçerli olan toplumlar için ve tabii ki ülkeler için de geçerlidir. Bugüne dek yapılan pek çok araştırma, kalkınma için kız çocukların eğitiminden daha etkili başka bir araç olmadığını göstermiştir. Başka hiçbir politikanın, ekonomik üretkenliği artırma, bebek ve anne ölümlerini azaltma, beslenme düzeyini geliştirme ve HIV/AIDS’in yaygınlaşmasını önleme dahil sağlık koşullarını iyileştirme gücü eğitiminki kadar fazla değildir. Gene başka hiçbir politika, bir sonraki kuşağın eğitim şansını bu ölçüde artıramaz.

21. yüzyılda daha iyi bir dünya için dünya ülkelerinin üzerinde anlaşmaya vardıkları Binyıl Kalkınma Hedeflerinden (BKH) ikisi, kız ve erkek çocukların eğitimi üzerinde odaklanmıştır. Bunlar salt birtakım hedeflerden ibaret değildir; bu hedeflere ulaşmada ne kadar başarılı olduğumuz, diğer bütün hedeflere ulaşabilme yeteneğimiz açısından yaşamsal önem taşımaktadır. Uluslararası ailemiz, ancak bu hedefleri yaşama geçirerek daha güçlü, daha sağlıklı, daha eşitlikçi ve daha müreffeh olabilir. "

Kofi A Annan
Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri



HAKKIM VAR!
18 yaşına kadar çocuk kalmaya
Rengim, ırkım, cinsiyetim ne olursa olsun herkesle eşit olmaya
Fikirlerimi rahatça söylemeye
Çalıştırılmamaya
Hayatıma saygı gösterilmesine
İyi eğitim almaya
Spor yapmaya
Sanat ve kültürle zenginleşmeye
Sağlıklı bir yaşama
ve...
OYNAMAYA!!!
ÇÜNKÜ BEN ÇOCUĞUM

çocuk hakları sözleşmesi

ÇOCUK HAKLARI SÖZLEŞMESİ


1959 yılında Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yasası ile bağlantılı olarak bir Çocuk Hakları Bildirgesi yayınlanır. Çocuk haklarını güvence altına alan bildirinin 7. maddesi şöyle söylemektedir: "Çocuğa eğitimde olduğu gibi, oyun oynamada da tam fırsat tanınmalıdır; toplum ve kamusal otorite bu hakkı yerine getirmeye çalışmalıdır."

UNICEF Kaynaklarından Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin Kısaltılarak Alınan ve Çocukların Diliyle İfade Edilen Özetini aşağıda bulabilirisniz.

Madde 1: Ben çocuğum. On sekiz yaşına kadar bir çocuk olarak vazgeçilmez haklara sahibim.

Madde 2: Bu sözleşmedeki haklar bütün çocuklar içindir; beyaz çocuk, kara çocuk, kız çocuk, erkek çocuk fark etmez. Doğduğumuz yer, konuştuğumuz dil de fark etmez. Büyüklerimizin inançlarının, görüşlerinin farklı olması yüzünden çocuklara ayrım yapılmaz. Bu haklara sahip olmak için çocuk olmak yeterlidir.

Madde 3: Büyükler, çocuklarla ilgili bütün yasalarda, bütün girişimlerde önce çocukların yararlarını düşünürler. Büyüklerimiz bu ödevlerini yapamıyorsa devlet çocuklara bakar ve korur.

Madde 4: Haklarımızın uygulanması için gereken her türlü çaba gösterilir. Haklarımdan yararlanmam bütün devletlerin güvencesi altındadır.

Madde 5: Bizi büyüten, yol gösteren büyüklere bizi daha iyi yetiştirsinler diye yardım edilir.

Madde 6: Çocukların yaşamını korumak herkesin ilk görevidir.Yaşamak her çocuğun en temel hakkıdır.

Madde 7: Her çocuğa doğduğunda bir isim konur. Devlet bu ismi kaydeder. Çocuğa kimlik verir. Artık çocuk o devletin vatandaşı olur.

Madde 8: Konan ismim, kazandığım vatandaşlık hakkım ve aile bağlarım korunur. Bunları değiştirmek için baskı uygulanmaz. Bunlar benden alınırsa bütün devletler ona karşı çıkar.

Madde 9: Çocuğu ailesinden kimse koparıp alamaz. Ama bazen de anne baba çocuğa bakamaz durumda olabilir. Çocuk bu durumdan zarar görebilir. Çocuk zarar görmesin diye çocuğa başka bir bakım sağlanır.Bu bakım sırasında çocuk anne babasıyla düzenli görüşebilir.

Madde 10: Ayrı ülkelerde yaşayan anne baba ve çocukların birlikte yaşamaları için her türlü kolaylık gösterilir.

Madde 11: Çocuklar anne babalarının birlikte izni ve haberi olmadan başka ülkelere götürülmezler, oralarda bırakılmazlar. Bunu yapanlara karşı mücadele edilir.

Madde 12: Beni ilgilendiren konularda benim de görüşlerim alınır. Büyükler beni dinlerler. Düşüncemi öğrenmeye özen gösterirler. Çok küçüksem bir büyük de benim adıma konuşabilir.

Madde 13: İsteklerimi ve düşüncelerimi seçtiğim bir yolla açıklayabilirim, resmini çizebilirim ya da yazabilirim. Ama bazı konularda başka kişiler ve toplum zarar görecekse o konudaki kurallara da uymam gerekir.

Madde 14: Biz çocukların düşüncelerini geliştirmeleri ve istedikleri dini seçmeleri hakkına saygı gösterilir. Bu konuda bizi yetiştirmekle yükümlü olan büyüklerimizin de bize yol gösterme hakları ve görevleri vardır. Onlara da saygı gösterilir.

Madde 15: Arkadaşlarımla barış içinde toplanabilirim. Dernekler kurabilirim. Kurulu derneklere üye olabilirim.

Madde 16: Çocuklar onurlu ve saygın birer insandır. Hiç kimse onların onurlarını kıramaz, onları küçük düşüremez, yaşadığı konut ve kurumdaki özel yaşantısına karışamaz. Bu haklarımız yasalarla korunur.

Madde 17: Kitle iletişim araçları önemlidir, her türlü iletişim aracını kullanarak kendim için bilgi alabilirim.

Madde 18: Yetiştirilmemizden en başta anne babamız ya da onların görevini üstlenmiş büyüklerimiz sorumludur. Onların bu görevlerini en iyi biçimde yapabilmeleri için her türlü kolaylık sağlanır, gerekiyorsa yardım edilir.

Madde 19: Yetişmemizden sorumlu olanlar bu haklarını çocuklara zarar verecek şekilde kullanmazlar. Çocukların bu tür zararlara uğramaması için her türlü önlemi almak devletin görevidir.

Madde 20: Çocuklar ailelerinden yoksun kalabilirler. Bazı aile ortamları ise çocuklar için yararlı olmayabilir. İşte o zaman çocukların devletten özel koruma ve yardım alma hakları vardır. Devlet bu görevini çocuk için uygun aile bularak ya da onlara bakacak kuruluşlara yerleştirerek yapar.

Madde 21: Anne babasıyla olamayacak çocukların aile yoksunluğu çekmemesi için onlara iyi aileler bulunur. Bunun için çok dikkatli bir araştırma yapılır.

Madde 22: Çocuklar başka ülkeye gitmek zorunda kalırlarsa o ülke de çocukları korur. Birbirinden ayrı kalan anne ve baba birleştirilmeye çalışılır.

Madde 23: Özürlü çocuklar özel olarak korunurlar. Kendilerine yeten saygın birer insan olmaları sağlanır. Devlet onların bakımları, eğitimleri ve iş sahibi olmaları için gerekli kurumları oluşturur. Ailelerine her türlü yardımı yapar.

Madde 24: Sağlığım ve hastalıklardan korunmam, devletin ve toplumun güvencesi altındadır. Bunun için beslenmeme, aşılarımın yapılmasına, çevrenin temizliğine dikkat edilir. Hastalanırsam tedavi edilirim.

Madde 25: Kreşler, çocuk yuvaları, yurtlar, okullar, çocuk hastaneleri çocukların haklarına uygun olarak, çocuklara daha iyi bakmak için yeniden düzenlenirler.

Madde 26: Bütün çocukların sağlıkları, eğitim hakları, beslenme ve bakımları güvence altına alınır.

Madde 27: Bana bakmakla yükümlü olanlara bana daha iyi bir yaşam sağlamaları için gerekirse giyim, barınma ve beslenme konularında yardım edilir, destek olunur.

Madde 28: Eğitimimi eksiksiz yapabilmem için desteklenir ve korunurum. İlköğretim herkes için parasızdır, kız olsun erkek olsun her çocuk için zorunludur.

Madde 29: Devlet, benim tüm insanlar arasında dostluk ruhuyla, özgür bir toplumda, sorumluluk üstlenecek şekilde yaşamamı sağlar.

Madde 30: Azınlık grubun çocuklarına da herhangi bir ayrım yapılmaz, devlet azınlık gruplardan gelen çocukların haklarını da korur.

Madde 31: Boş zamanlarımı değerlendirmem, oynamam, eğlenmem için çocuk bahçeleri, çocuk kulüpleri, kitaplıklar, spor okulları açılır. Her çocuk böyle faaliyetlere özendirilir. Bunlardan yararlanmak hepimizin hakkıdır.

Madde 32: Ben çocuğum. Büyükler gibi bir işte çalışamam. Ben okula gider ve oynarım. Eğer çalışmak zorunda kalırsam yapacağım iş eğitimime engel olmamalı, sağlığımı bozmamalı, bende zararlı alışkanlıklar yaratmamalıdır.

Madde 33: Çocuklar zararlı maddelere karşı korunurlar. Bunları üretenler ve çocuklara verenlere cezalandırılırlar.

Madde 34: Bedenim bana aittir. Beni bedensel ve ruhsal yönden örseleyecek hiçbir yaklaşıma izin verilmez.

Madde 35: Çocukları kaçırıp kötü kişilere satan, onları uygunsuz şekilde çalıştırmak isteyenlerle tüm devletler mücadele ederler. Çocukları korurlar.

Madde 36: Büyükler kendi çıkarları için çocukları kullanamazlar.

Madde 37: Hiçbir çocuk insanlık dışı yöntemlerle ya da aşağılanarak cezalandırılamaz. Çocuklar suç işlemişse uygulanacak cezalar yaşına uygun gelişmelerini engellemeyecek şekilde ve eğitsel olmalıdır.

Madde 38: İnsanların birbirlerini öldürmesi kötüdür. Savaş insanların birbirlerini öldürmesidir. Çocuklar savaştan korunmalıdır. On beş yaşından küçük hiçbir çocuk askere alınmaz.

Madde 39: Eğer çocuklar çeşitli nedenlerle zarar görmüşlerse bedensel ve ruhsal sağlıklarına yeniden kavuşmaları için tüm önlemler alınır. Yeniden topluma kazandırılırlar.

Madde 40: Çocuklar suçun ne olduğunu bilmezler. Bilerek ve isteyerek kimseye zarar vermezler. Suç işleyen çocukların yeniden topluma kazandırılması için özel yasalar çıkarılır, özel kuruluşlar oluşturulur.

Madde 41: Eğer bir ülkenin yasaları bu çocuk hakları sözleşmesine uygunsa değiştirilmez. Değilse değiştirilir.

Madde 42: Çocukların haklarına ilişkin tüm bu ilkeleri hem çocuklar hem de büyükler öğrenmeli ve öğretmelidir.

kızılderili hikayesi

KIZILDERİLİ HİKAYESİ

Arkamda yürüme, ben öncün olmayabilirim. Önümde yürüme,
takipçin olmayabilirim. Yanımda yürü, böylece ikimiz eşit oluruz.

(Ute Kabilesi )



BÖLÜM 1


Yazları her sabah güneş Salinas Irmağı’nın doğusundaki çıplak tepelerinin üzerinden kendini göstermeye başladığında,ırmağın kuzey ucuna kadar sular sapsarı olurdu.

Bu durum suların akışıyla birlikte meydana gelen hareketlerle adeta renklerin dansını çağrıştırırdı.

Irmağın iki kıyısı da düzensiz bir şekilde baştan başa bazen ağaçlarla,bazen düz çayırlıklarla bazen de irili ufaklı kayalıklarla kaplıydı. Daha kuzeye gidildiğinde ara ara steplere de rastlanıyordu.

Salinas’ın güney kıyısında Comancheler’in,kuzey kıyısında ise Apacheler’in

kampı bulunmaktaydı. Bu iki Kızılderili kabilesi çok uzun yıllar bu bölgede birbirlerine zarar vermeden yaşıyorlardı. Onları ayıran sadece Salinas Irmağı’nın berrak suyuydu. Apacheler’in avcılık özellikleri daha gelişkindi. Komancheler ise daha çok bitkiler konusunda gelişkindi. Ancak gerektiğinde avlanmaktan sakınmazlardı. İhtiyaçları olmadıkça avlanmazlardı. Avlanırken en zayıf olanı seçerlerdi. Sağlam olanların neslini devam ettirmesi onların doğadaki diğer canlılara olan saygısından ileri gelirdi. Doğayla iç içe yaşarlardı. İnsanların doğadan uzaklaştıkça kalplerinin katılaştığına inanırlardı.




Bundan sonra anlatılacak olan hikaye Apache Kabilesinden Yorgun Bizon’un oğlu Koca Göbek’in hikayesidir. Hikayeyi Koca Göbek’in kendi anlatımıyla aktarıyoruz:

Salinas Irmağı, kış gelip buz tutana kadar yazları her sabah Pençe adlı atımla kıyıya gelir öğlene kadar yüzerdim.İnce ve uzun boylu olmama rağmen arkadaşlarım beni Koca Göbek diye çağırırlardı. Bu bölgedeki bütün Kızılderililer arasında Koca Göbek dendiğinde ben akla gelirdim. Ceylan derisinden giysilerim vardı. Apacheler’de her erkek çocuğu belli bir yaşa geldiğinde avladığı ilk ceylanın derisiyle kendisine giysiler yapılırdı. Bu onun ilk sınavını geçtiği anlamına gelirdi. Eğer avlanmayı başaramamışsa, başarana kadar üzerine sert bizon derisi geçirmek zorundaydı. Bu bir Kızılderili için utanç demekti, çünkü bizon derisi sadece çadır yapımında kullanılırdı.

Saçlarım uzun iki yana örgülü ve her iki örgünün ucunda da kabilemizin simgesi olan beyaz başlı kartal tüyü takılıydı. Kartalın gözleri kadar keskin gözlerimiz, pençesi gibi güçlü ayaklarımız ve avcı bir ruhumuz vardı.

Yine bir sabah yüzmek için Salinas’ın kuzey kıyısındaki kızıl kayalıklara geldiğimde, karşı kıyıda ırmaktan su dolduran birini görmüştüm.Comancheler’den olduğu kesindi. Giysilerinin üzerindeki renkler onu ele vermişti. Yüksek bir kayanın üzerine uzanıp, onu seyretmeye başladım. Henüz beni farketmemişti. Onun dikkatini çekmemek için oldukça sessiz hareket ediyordum.

Bu üzerinde rengarenk boncuklar salınan,alnı kırmızı kök boyası ile boyalı bir Comanche kızıydı. Yanılmamıştım. Zihnimi bir merak duygusu, bedenimi ise garip bir heyecan duygusu sarmıştı.

Kızılderililere özgü kavruk bir teni vardı. Boynu rengarenk boncuklarla sarılıydı. Geyik derisinden yapılmış giysileri üzerinde renkli kuş tüyleri uzaktan da olsa seçilebiliyordu. Siyah saçları iki yana örgülü ve incecik beline kadar uzanıyordu.Her iki örgüde de Comancheler’in simgesi olan atmaca tüyü asılıydı.Güneşin ışıklarıyla tüyler alaca bir renk alıyordu. Eteği ince ve kısa saçaklarla ,saçakların ucu ise parlak ve mavi boncuklarla kaplıydı. Elindeki kovaya su doldururken yapmış olduğu her harekette saçaklar salınıyor ve boncuklar birbirine çarparak ritmik bir ses çıkarıyordu.


Yüzü daracık ve yanakları küçüktü. İncecik beli Salinas ırmağı gibi kıvrılıyordu. Uzun bir süre kımıldamadan kayalığın üzerinde onu seyrettim. Suyunu doldurup gittiğinde halen kayalığın üzerinde duruyordum. Dalıp gitmişim. Birazdan uyandığımda güneş tepede bir tepsi gibi asılıydı. İlk defa o gün nehrin berrak ve ılık suyunda yüzmeden çadırıma geri döndüm. Akşam olup güneş ırmağın suları arasında kaybolurken, boynumda asılı kartal tırnağını avucumun içinde sıkarak Trinanka’nın duasını ettim. Bana uğur getireceğine inanıyordum. Sonraki günler her sabah güneş tepeden belirmeye başladığnda yine onu görürüm diye aynı kayalığın üzerinde bekledim. Fakat,yaz boyunca bir daha onu göremedim.

Aylar sonra kış bastırıp Salinas Irmağı donunca Comancheler’in bulunduğu karşı kıyıya geçmek zorunda kaldım. Apacheler’le Comancheler zorunlu olmadıkça birbirlerinin bölgelerine girmezlerdi. Aradan geçen uzun zaman sonra nehirden karşıya geçip,Comancheler’den vitrana kökü almaya geldiğimde onu ikinci kez görmüştüm. Vitrana kökü lapa oluncaya kadar kaynatılıp,suyu sıkıldıktan sonra soğuktan oluşan yaraların üzerine bastırıldığında onarıcı etkisi olan bir bitkiydi. Bizlerin, yani Apacheler’in reisi Yüzen Boğa için almaya gelmiştim.

Yazın toplanıp, kurutulmuş bitkileri derilerin içine tıkan iki Comanche kadının arasında durmuş, doldurulmuş derilerin ağzını bağlıyordu. Onunla konuşmak için çok az zamanım olduğunu biliyordum. Bitkiyi almak için yanlarına yaklaştığımda beni fark etmişlerdi. Yavaş adımlarla yanına yaklaşıp vitrana kökü istediğimi söyledim. Tedirgin ama gülen gözlerle beni süzdüğünü fark ettim. Bir keseye doldurulmuş bitki kökünü bana verirken göz göze geldik. Karşılığında yanımda getirdiğim donmuş bizon etini uzatırken adını sordum. “ Minik Yanak” diye cevap verdi. Sessizce hiçbirşey söylemeden çok kısa bir an öylece kalakaldım.Yavaşça bitkiyi aldım ve istemeden de olsa çadırın çıkışına doğru yöneldim. Çadırın içinde ruhumu bırakmış bedenimi dışarı atmıştım sanki. Salinas’ın kuzeyine, kampımıza dönmek için atıma binerken, uzakta,çok uzakta beyaz örtüyle kaplı ormanın derinliklerinden gelen uğultu yüreğimden gelen sesin yankılanmasıydı adeta.

Sonradan öğrendim Minik Yanak Comancheler’in reisi Uçan At’ın kızıymış…..





BÖLÜM 2


Yazın ve ilkbaharda çok hareketli olan Salinas Irmağı’nın kıyıları kış yaklaştıkça yavaş yavaş durgunlaşırdı. Irmak kenarına su içmeye gelen benekli ceylanlar,dağ keçileri,kocaman boynuzlarıyla etrafı gururla süzen geyik sürüleri, bütün yaz alabalık peşinde koşan kara ayılar,uzun uzun koşuşturmalar sonucunda soluğu ırmak kenarında alan bufalo sürüleri ,çakallar,tüm sürüngenler ve rengarenk tüyleriyle durmadan ötüşen ırmak kuşları artık görünmez olurdu. Hayvanların bir kısmı daha sıcak olan güney bölgelerine akın eder, bir kısmı da uzun süreli kış uykusuna yatardı.

Biz Kızılderililer için hayvanlar insanın ruhu gibidir. “Hayvanlar olmadan insanlar nedir ki? Eğer bütün hayvanlar kaybolup giderse insanoğlu büyük bir ruh yalnızlığı içinde ölecektir. Hayvanlara ne olduysa insanlara da aynısı olur. Her şey birbirine bağlıdır. Yerkürenin başına gelen, yerkürenin çocuklarının da başına gelecektir.” Biz buna inanırız…

Salinas’ın doğusundaki çıplak ve gri tepelerin zirvesinden aşağıya Salinas’a baktığınızda vadi boyunca batıya doğru kıvrıla kıvrıla uzanan bu ırmak kışın buz kestiğinden hareketsizleşir, adeta beyaz örtü tarafından iki kıyısı da esir alınmış gibi olurdu. Bu durum beyaz adamın yakaladığı kızıl derilileri sırtüstü toprağa uzatıp, kollarını iki yana açarak hem ellerinden hem de ayaklarından kazıklara bağlamasına benzerdi. Bir tür esaretti yani. Ancak ilkbaharla birlikte güneş yine çıplak tepelerden yüzünü göstermeye başladığında her şey değişir, bu durgunluk bir son bulurdu.

Kış kendini iyice hissettirmeye başlayınca Salinas Irmağı ve çevresi diz boyunca karla kaplanmıştı. Son beş gündür aralıksız ve ince ince yağan kar rüzgarın da etkisiyle koşulları gittikçe zorlaştırmıştı. Rüzgarla birlikte yamaçlardaki ağaçlık alanlardan başlayan uğultu vadi boyunca devam eder, çadırlarımızı yalayarak güneye Comancheler’in kampına kadar ulaşırdı. Bu uğultu sanki alaycı bir biçimde bize meydan okur, elimizi yüzümüzü vahşi bir ayı gibi çizer giderdi.

Apacheler olarak iki günde bir güneye gidip, avlanıyorduk. Avcı grupları üç kişiden oluşuyordu ve dört grup vardı. Ben ikinci gruptaydım. Bu sabah ava gitme sırası bizdeydi. Arkadaşlarım konuşan Ayı ve Kırık Yay ile birlikte sabah erkenden hazırlıklara başladık. Ava erkenden gitmek gerekiyordu. Bufalolar sabahın erken zamanında daha hareketsiz olurlardı. Ancak öğlene doğru biraz ısındıktan sonra daha hareketli oluyorlardı. Bu nedenle onları yakalamak zorlaşıyordu.

Ava gittiğimiz her gün benim için Minik Yanak’ı görme umudu oluyordu. Çünkü Comancheler’in kampından geçip daha güneyde avlanıyorduk. Minik Yanak ava gittiğim günlerde Comancheleri güneye bağlayan yol kıyısındaki küçük tepenin yamacındaki atlar için yapılmış korunakta beni beklerdi.

Bu sabahta erkenden atlarımız hazırlayıp, derilerle sıkıca sarıldıktan sonra oklarımızı da alıp Konuşan Ayı ve Kırık Yay ile yola çıktık. Kampın önündeki seyrek ağaçlıktan çıkıp, düz alan boyunca atlarımızla ikiyüz at boyu kadar ilerledikten sonra buz tutmuş Salinas Irmağını geçtik. Irmağı geçerken yavaşça ilerliyorduk. Beyaz örtünün her an kırılma olasılığı vardı.

Konuşan Ayı kocaman kafası, şiş yanakları, kısa ve kalın gövdesi ile uzaktan balkıdığına gerçekten kara bir ayıyı andırıyordu. Ama usta bir avcıydı. Kırık Yay ise ilk ceylan avında yayının ipini fazla gerdiğinden yay ortadan ikiye bölündüğü için bu ismi almıştı. Hızlı koşardı. Bu onun en önemli özelliğiydi.

Comanche Moon Painting



Salinas Irmağı’ndan karşıya geçtikten sonra düz ve dik bir yolu tırmanıp, tepenin arka tarafında bulunan Comancheler’in kampına ulaşırdık. Hiçbir zaman kampın içine girmez, yanından uzanan ve bizi av bölgesine bağlayan yolu takip ederdik. Böylelikle karla fazla boğuşmadan ve Comancheler’i fazla rahatsız etmeden ilerleyebiliyorduk. Atlarımız beyaz örtüde ilerleyebilmek için için yeterince güçlüydü. Atım Pençe beyaz örtü kadar beyaz, yelesindeki ve kuyruğundaki tüyler ise siyahtı. Ayaklarında ve kafasında da birkaç siyah leke bulunuyordu.

Sabah, gün daha yeni ışıldamaya başladığında yol kıyısındaki at korunağına gelmiştik. Gözlerim Minik Yanağı arıyordu. Kırmızı ile boyalı alnını, iki yanda örgülü saçlarını ve uzaktan ışıltısı fark edilen gözlerini görür görmez atımdan iner yavaş adımlarla yanına yaklaşırdım. Bu üçüncü görüşmemiz olmasına rağmen fazla konuşamıyorduk. Uzun süre iki elini de tutup, gözlerine bakar, örgülü saçlarını okşar ve dönüp atıma binerdim. “ İnsanın gözleri öyle kelimelerle konuşur ki dil onları anlatmakta yetersiz kalır” derdi yüce ruh.

Bu görüşmemizde Minik Yanak’a bileğine takması için yılan derisinden yaptığım ve üzerini üç kırmızı çizgi ile çizdiğim bir bileklik armağan ettim. Üç kırmızı çizgi sevginin,dürüstlüğün ve bağlılığın ateşini simgeliyordu.

Bir kez daha dönüp Minik Yanak’a baktıktan sonra bufalo sürülerinin olduğu yöne doğru Konuşan Ayı ve Kırık Yay’la birlikte yola koyulduk.Yüzlerimizde savaş boyaları vardı.Çünkü bu doğa ile yaptığımız bir savaştı. Siyah keskin gözleri,sarı hızı, yeşil ise gücü simgeliyordu. Doğa güçlüydü…”Düşmanımı cesur ve kuvvetli yap! Eğer onu yenersem utanç duymayayım.” diye düşünürdü atalarımız.
Bu av yolculukları beni minik yanağa götüren sevgi yolculuklarına dönüşmüştü. Her seferinde daha büyük bufalo avlamak istiyordum. Avladığım her bufalonun büyüklüğü sevgimi de gittikçe büyütüyordu. Yakaladığımız bufaloları kızağa sıkıca bağlayıp, atlarımızla sürükleyerek Apache kampına kadar taşırdık. Ben bufaloları değil sanki Minik Yanağın sıcaklığını taşırdım kamp çadırıma. Bu durum bütün kış boyunca böylece sürüp gitti.

Kabilelerimizi birbirinden ayıran ve yaz sabahları ılık ve berrak suyunda yüzmek için gittiğim Salinas Irmağı şimdi buz tutan suyuyla beni minik yanağa bağlıyordu….


"Bu hikaye bu site kaynak gösterilse dahi başka bir yerde yayınlanamaz. "